📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
“Anlıyorum gerçekten de…” Kütüphaneyi gösterdi. “Ama bak yolun sonuna doğru haklı çıktı Dostoyevski. ‘Her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır’ demiş ya… Ben de hastalandım işte.”
Oysa Umut hiçbir şey düşünemiyor. Selma’yla evlenecekler mi? Çocuk yapacaklar mı? Sadece şunu biliyor: Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket bulmak da farz olur.
Bunu Abidin’e söylüyor.
“Doğru” diyor Abidin, “insan yarattığını yok edebilmek de ister.”
“Satranç oynar mıyız?” diye sordu. Televizyonun yanındaki satranç sehpasını görmüştü.
Oynamak istemiyordum ama oynamak zorunda hissettim kendimi. İyi biri olmak, benden daha kötü birine yardım etmek… Mezarlığa gide gele kazanılan meleksi ve mermersi bir iyilik… Fillerden önce çıkarılan atlar. Piyon fedaları. Kabul edilemeyen vezir gambiti. Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.
Travmayla ilintili semptom ve duygular aşırı uçlarda olabildikleri için çoğumuz bu yoğun tepkilerden ürkerek bunları bastırma girişiminde bulunuruz. Ne yazık ki bu karşılıklı inkâr bizi iyileşmekten alıkoyar.
İçinde yaşamakta olduğumuz kültürde, travmatize olmuş kişilerin duygusal hassasiyetlerine karşı bir hoşgörü eksikliği var. Ezici ve yıkıcı bir olayın ardından çabuk uyum sağlamamız gerektiği konusunda rutinleşmiş bir baskıya maruz kalıyoruz.
İnkâr günümüzde o kadar yaygın ki, artık klişe haline gelmiş durumda. Şu cümleleri ne kadar sık duymuş olabileceğinizi düşündünüz mü? “Topla kendini, geçti artık. Bunu unutman gerek. Sık dişini. Şimdi hayata sarılma zamanı.”