Hasan Ali Toptaş’ın Heba romanı, Türk edebiyatında derin izler bırakan, ince bir üslup ve yoğun bir anlatımla okura sunulmuş modern bir destan gibi. Roman, insanın iç dünyasını, varoluşsal sorgulamalarını ve kayboluşunu ustalıkla işlerken aynı zamanda doğa, yalnızlık ve zaman gibi evrensel kavramları da irdeleyerek güçlü bir anlatı sunuyor.
Romanın baş karakteri Ziya’nın köyde geçen çocukluk anılarıyla başlayan hikaye, askerlik ve büyük şehir hayatına uzanırken, geçmiş ile şimdiki zaman arasında gidip geliyor. Toptaş’ın sade ama çarpıcı üslubu, özellikle doğa betimlemelerinde ve içsel sorgulamalarda kendini gösteriyor. Anlatı boyunca karakterlerin hayatında iz bırakmış anılar, pişmanlıklar, yaşanmamış hayaller ve heba olmuş anlarla dolu içsel bir yolculuğa tanıklık ediyoruz.
Toptaş’ın, insanın varoluşunu doğayla harmanlayarak ortaya koyduğu betimlemeler, doğanın hem huzur veren hem de insanı içine çeken büyülü atmosferini hissettiriyor. Heba, sessizliğin ve kaybolmuşluk duygusunun güçlü olduğu bir roman; insanın kendine olan yabancılaşmasını, boşluğu ve aslında en çok “kendini kaybetmeyi” anlatıyor. Ziya’nın hayatındaki dönüm noktaları, okuru, “Bunca şey, neden heba olur?” sorusuyla baş başa bırakıyor.
Sonuç olarak, Heba, yaşamın, anıların ve kararların ağırlığını derinlemesine işleyen, okuyucuyu kendi hayatında da sorgulamalara sürükleyen bir eser. Hasan Ali Toptaş’ın incelikli üslubu ve derin gözlemleri sayesinde Heba, modern Türk edebiyatının en çarpıcı romanlarından biri olarak uzun süre hatırlanacak bir yapıt.