Oğuzcuğum Atay, bu büyük eserinde, hayatın kurgulanmış ciddiyetine ayak uyduramayanların, yani "tutunamayanlar"ın destanını yazmış. Ama bu tutunamama hâli tamamen toplumsal normlara göre şekilleniyor, çünkü bu dünyada alışılmışın tersi olmak büyük bir kusur sayılıyor.
Selim Işık karakteri, modern dünyanın rasyonalize edilmiş gaddarlığına karşı alerji gibi. O, hayata karşı savunmasız; çünkü içindeki çocuk, insanlara karşı rol yapmayı, strateji kurmayı ve çıkar gözetmeyi bilmiyor. Ayrıca her konuda fazla düşünen, fazla hisseden ve fazla sorgulayan biri. Toplumun belirlediği kariyer basamakları, evlilik ritüelleri ve içi boş nezaket kuralları, Selim için aşılması imkânsız duvarlar gibi.
Selim, hayatının belli bir noktasında artık bu duvarların altında eziliyor. Kitaplara, hayali “Tutunamayanlar Ansiklopedisi”ne ve kendi iç dünyasına sığınıyor. Çünkü dış dünya artık ona göre değil. Belki de hiç olmamıştı da o bunu çok geç fark etti.
("Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok.")
Roman, gazetede Selim Işık’ın intiharından bahsedilmesiyle başlıyor. Ama asıl hikâye, bu ölümün ardından şekilleniyor. Arkadaşı Selim Işık’ın intiharının izini süren Turgut Özben, Selim’in iç dünyasını anlamaya başladıkça aslında kendi sahte benliğini ve toplumun ona giydirdiği “başarılı adam” imajını, kitap ilerledikçe nasıl parça parça yok ettiğini bize gösteriyor.
Roman boyunca bir arayış var, ama bu arayış bir yere varmak için değil, daha da kaybolmak için sanki. Turgut’un yolculuğu Selim’in izinden gidiyor gibi görünse de, aslında kendi içindeki diğer Turgutlarla yüzleşmesini komplike bir biçimde anlatıyor.
Turgut’un iç sesi olan Olric'in “Efendimiz” diye başlayan diyalogları, bir insanın kendi vicdanıyla yaptığı en samimi ve en karamsar pazarlık bence. Turgut dış dünyaya