Meltem’in hikâyesi daha en başından içimi burktu. Daha bebekken hem annesi hem babası tarafından isteyerek terk edilmesi… Bir çocuğun bunu anlamlandırma biçimi çok acı: “Sevilmiyorsam, demek ki sevilmeye layık değilim.” Bu düşünceyle büyüyen birinin kendini sevmesi zaten kolay değil. Bu yüzden Meltem’in, büyüdükçe kendini iyileştirmesi ve sevmeye-sevilmeye kapı aralaması beni en çok mutlu eden şey oldu. . Altı harfli tatlı… Güllaç, sütlaç, künefe, keşkül… Hepsi ayrı güzel ama aslında mesele hiçbiri değil. Asıl tat, birinin gözünde hâlâ değerli olabilmekte saklı. Çünkü insan en çok orada doyar; görülünce, önemsenince, yerinin hâlâ aynı olduğunu hissedince.
Selime Teyze, eşini kaybettikten sonra kalabalıkların içinde yalnız kalmış bir kadın. Dört çocuğu var ama her biri kendi hayat telaşesinde, kendi yükünü taşıyor. İlk başta bu durum bana oldukça üzücü geldi; yaş aldıkça evlatlarından ilgi bekleyen bir annenin yalnızlığı çok tanıdık ve insani. Selime Teyze’nin bu beklentisini anlayabiliyorum.
Ama işin diğer tarafında, çocukların da kendi yaraları ve yorgunlukları var. Her biri hayatın içinde mücadele ediyor ve aslında hiçbiri “keyfinden” uzak değil. Bu noktada Selime Teyze’nin onlara yaklaşımı beni en çok zorlayan şey oldu. Dobra olmak adına kullandığı dil çoğu zaman kırıcı, iğneleyici ve empati kurmaktan uzak. Üzülmekten çok iğneleyen, empati kurmayan, hatta yer yer küçümseyen bir dili olması, karakteri benim için zorlaştırdı. Oğluna kılıbık, torunlarına sevgisizlik, kızının/torununun kilosuna yakışıksız benzetmeleri, kızının psikolojik zayıflıklarını görmeyişi vb.
Çocuklarının yaşadıklarına karşı takındığı tavır beni rahatsız etti. İnsan evladına her şeyi söyleyebilir belki ama bu kadar sert ve incitici bir yerden söylemesi insanın içini burkuyor. İnsan, en