Bir varmış bir yokmuş. Varlık ve yokluk iç içe geçmiş iki yolmuş. İnsanoğlu bu iki yol arasında yaratılan biçare bir canmış. Bu can yaşasın diye yerküre ve gökküre birleştirilmiş, adı da dünya konmuş. Dünyanın içine insan yesin de doysun diye çeşitli yiyecekler, arkadaşlık etsin diye türlü canlılar koyulmuş. Çift yaratılan insan bir iken bin olmuş. Yerküre ondan olanlarla dolmuş.
Gökkürenin tepesine bir dokuma tezgahı konmuş, gökküreyle yer küreyi birleştiren bu tezgaha dayanan bir tahta merdiven olmuş. Bin insanoğlunun herbirinin kaderi iplik olmuş, her birinin sağ elinin serçe parmağına dolanmış. Oradan göğe uzanmış. Adına kader denen dokuma tezgahında ilmek ilmek dokunmuş. Yeri gelmiş ipler birbirine karışmış düğüm olmuş. Yeri gelmiş düğümler çözülmüş kavuşamayan ipler olmuş. Yeri gelmiş zaman tükenmiş ipler kopmuş... Lakin ne olursa olsun kader tezgahı işlemeye yeni ipler dokunmaya devam etmiş. Kaderin ustası her ipliği ilmek ilmek işlemiş.
Bundan asırlar önce insanoğlunun her biri bir başka gün bu tezgahı ziyaret edermiş. Göğe dayanan merdiveni binbir hevesle geçermiş. Gelirken yanında çeşitli hediyeler getirir, ustadan kendi ipini uzatmasını veyahut bir başkasının ipiyle düğümlemesini istermiş. Altınlar, yakutlar, köşkler, saraylar... Ustaya neler neler verilmiş. Yine de ne ip uzamış, ne atılan düğüm şaşmış. Kader hep olması gerektiği gibi yaşanmış.
Gel zaman git zaman dileklerine karşılık alamayan insanoğlu kader tezgahını unutmuş, kaderin ustası da kulaktan kulağa yayılan bir efsane olmuş. Kader tezgahına giden merdiven yıkılmış insanoğluna kışlık odun olmuş. Ustaya giden haritalar ya yakılmış ya kaybolmuş ya da bir kenarda tozlar içinde unutulmuş. Lakin insanlar unutsa da her birinin kaderi yine ustanın ellerinde dokunmuş...