Odasına gidince insanların gelecekleri için düşündüğü şeylerin bir listesini yaptı: evlilik, çocuklar, bir kariyer, seyahat, bir ev, yeteri kadar para, çok para. (...) Listeyi gözden geçirirken, ne kadar güzel tasarlanmış olursa olsun, kullanmaya hazır bir geleceğin yıldızlara baktığında hissettiği hayat olamayacağını anlamaya başladı. Birden suçluluk hissine kapıldı. Kim oluyordu da başkalarının sahip olduğu en iyi hayattan daha iyi bir şey bulabileceğini sanıyordu?
Kayda değer tek savaşın içindeki olduğunu anlamış; onun dışındakiler sadece dikkat dağıtıyormuş. O ufak alanda, avlandığı bölgede, kendisini eve götürmeye karar vermiş. Yuva denen yer korkaklara göre bir yer değilmiş; sadece en cesur olanlar kendisiyle yaşayabilirmiş.
Hamnet kendini bildi bileli hissettiği şeyi bir kez daha hissediyor: Judith onun yarısı, ikisi bir cevizin yarısı gibi birbirlerine bağlılar. O olmazsa Hamnet eksik kalır, yitip gider. Judith'in koparılıp alındığı yerdeki yara ölene kadar kapanmaz. Onsuz nasıl yaşar ki? Yaşayamaz. Kalbe ciğerler olmadan yaşamasını, ayı gökyüzünden koparıp alarak yıldızlara onun yerini almalarını söylemek, arpanın yağmursuz büyümesini beklemek gibi bir şey olur bu. Derken büyü yapılmış gibi, Judith'in yanaklarında gümüş rengi sazlar misali gözyaşları beliriyor. Hamnet bunların kendi gözyaşları olduğunu, kendi gözlerinden onun yüzüne damladıklarını biliyor ama onun gözyaşları olmaları da mümkün. İkisi bir bütünün parçaları.
Böyle büyük bir ailede yapılacak, ilgilenilmesi gereken o kadar çok şey, farklı farklı ihtiyaçları olan o kadar çok insan var ki. Birinin acısını ve ıstırabını, diye düşünüyor Agnes tabakları kaldırırken, gözden kaçırmak öyle kolay ki; bilhassa o kişi sesini çıkarmıyor, mantarı sımsıkı takılmış bir şişe gibi her şeyi kendi içinde tutuyor, basınç gitgide artıyorsa.
Fakat nereye kadar?