kumru almacak

kumru almacak
tütsüler ve yanık odun kokusu
İstanbul
9 Şubat
16 okur puanı
Aralık 2020 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
9/10
·392 syf.··
2026 1. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 08 Nisan 2026 02:32
-spoiler- Bazı kitaplar vardır, bittiğinde hikayeyi değil de hissettirdiklerini taşırsın yanında. Benim için Gurur ve Önyargı tam olarak böyle bir kitaptı. Belki de bu yüzden onu klasik bir “kitap incelemesi” gibi değerlendirmem zor geliyor; çünkü okurken daha çok insanların birbirine nasıl baktığını, nasıl yanlış anladığını, nasıl değişebildiğini hissettim. Bu kitap aynı zamanda benim ilk “mutlu son” deneyimimdi. Genelde okuduğum hikayelerde insanın içinde bir burukluk kalır ama burada ilk kez bir şeylerin gerçekten olması gerektiği gibi yerine oturduğunu hissettim. Bu yüzden kitabın sonu beni şaşırtacak kadar huzurlu hissettirdi. Jane Austen’ın karakter yazımı gerçekten inanılmazdı. Özellikle Elizabeth Bennet benim gözümde çok canlı bir karaktere dönüştü. Gururlu ama kibirli olmayan, güçlü ama kırıcı olmayan bir tarafı vardı. İnsanların ne düşündüğünden çok kendi doğrularına göre hareket etmesi beni ona hayran bıraktı. Bir yandan da Jane’in iyimserliği ve zarifliği beni çok etkiledi. Onun iyi niyetinde kendimden parçalar buldum. Dünyaya karşı hala nazik kalabilen insanları seviyorum galiba... Jane de tam olarak öyleydi. Kendisiyle çok yakın arkadaş olurduk. Darcy ise başta uzak ve sert görünse de kitabın ilerleyen bölümlerinde aslında ne kadar derin biri olduğunu gösteriyor. Bence onu etkileyici yapan şey sadece romantik bir karakter olması değil; değişebilen biri olması. Elizabeth’i gerçekten dinlemesi, kendini sorgulaması ve duygularını ağır ağır göstermesi çok gerçek hissettirdi. Aralarındaki ilişki de bu yüzden güzeldi. Her şeyin hemen olmaması, yanlış anlaşılmalar, gururlar, uzun bakışmalar… Hepsi ilişkiyi daha güçlü yaptı. Aralarındaki çekim çok yoğun olmasına rağmen Austen bunu bağırarak değil, ince ince hissettirerek yazmış. Kitabın en rahatsız edici ama
Gurur ve ÖnyargıJane Austen · Can Yayınları · 202397,7bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·168 syf.··
2023 4. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 09 Ekim 2023 01:14
spoiler Baktım ki satırlarının üzerinden geçmeye fosforlu kalemim dayanamayacak, sayfaların numaralarını işaretlediğim bir kitap oldu. Doğrusu benim için bir ilkti. Kitabı bitirdiğimde ise “Bu aşk mıydı yoksa bir takıntı mı?” diye üzerine derin derin düşündüm ama hala bir yanıt veremiyorum. İki seçenek için de fazlasıyla nedenlerim var. Nedenleri hakkında yazmak istiyorum tabii ama yalnız aşk veya takıntı üzerine konuşulacak bir kitap olduğunu asla düşünmüyorum. Öncelikle kitap gerçek bir hikayeye tamamıyla dayalı değildir. Hakkında çok bir şey bilmediğim kitabı okurken “Milena’ya Mektuplar” gibi gerçek mektuplar veya bir çeşit günlük düşüncesiyle okuyordum. Meğer Goethe’nin biraz otobiyografik biraz da kurgusal bir romanıymış. Yani tamamen bir kurgu da sayılmaz. Betimlemeler muazzam kaleme alınmış. Bazen anısı olan bir şarkıyı dinlediğimiz zamanlarda, sanki o ana gider gibi hissederiz ya hani… kışın dinlediğimiz o şarkıyı, yazın dinlesek bile o kışı hissettirir gibi olur. Böyle şarkılar çok güçlü şarkılardır, insan beynine resmen bir başkaldırı yapar ve kendi istediğini yaşatır. İşte bazı kalemler de böylesine sağlamdır. Ve bu roman başından sonuna kadar kesinlikle bu tarife uygun bir biçimde kaleme alınmış. Mekanlar, mevsimler bir kenara dursun Werther’in acılarından, sevinçlerine tüm duygularını yüreğimde hissettim. Ve iliklerime dek hissettiğim esas duygu aslında edebiyatın gücü oldu. Duygusal zeka, farkındalık ve dolusuyla edebiyat. İnsan bunları bir kere tattığında, ömrünün sonuna dek bir yük gibi taşıyor. Werther da onlardandı. Ve aslında Lotte’den önce de o aslında çoktan ölmüş biriydi. Uzaklaşmak istiyordu, kaçmak istiyordu hayatına bir anlam bulmak ve bir şeyleri sevmek istiyordu. Başta bunu doğayla denedi, doğayı sevdi. Onları resmetme ve betimleme
Duygu ve Düşünce
Genç Werther'in AcılarıJohann Wolfgang Von Goethe · Can Yayınları · 2018149,9bin okunma
Puan vermedi·184 syf.··
Beğendi
·
2023 2. kitabı
-spoiler- Bazı kitaplar insanı üzer, bazılarıysa insanın içinde yıllardır adı konmamış bir yarayı bulup ona dokunur. Kitabı okurken sadece Zeze'nin hikayesini okumadım; susturulan çocukları, sevgisiz büyütülen insanları ve “alışmak zorunda bırakılan” hayatları düşündüm durdum. Kitaptaki aile yapısı beni en çok yaralayan şeylerden biriydi. Özellikle bizim toplumumuzda da çok sık görülen o anlayış… Çocukların bir birey değil de ileride aileye bakacak insanlar gibi görülmesi. Sanki onların hayalleri, korkuları, kırgınlıkları yokmuş gibi davranılması. “Hayat bu, yaşayacaksın” denerek insanların istemediği hayatların içine itilmesi. Zeze’nin yaşadıkları bana bunu çok güçlü hissettirdi. O küçücük çocuk sürekli azar işitiyor, şiddet görüyor, yanlış anlaşılıyor ama aslında tek istediği biraz sevgi görmek. Bence Zeze’yi bu kadar gerçek yapan şey de buydu. O, tamamen “iyi” bir çocuk değil; yaramazlık yapıyor, hayal kuruyor, kaçıyor, yanlış şeyler söylüyor. Ama bütün bunların altında sevgiye inanılmaz aç bir çocuk var. İnsan okurken ona kızamıyor bile. Sadece sarılıp ağlamak istiyor. Ve sonra hayatına giren o adam… Manuel Valadares. Zeze için sadece iyi davranan biri değildi bence; o, Zeze’nin ilk kez gerçekten görüldüğü yerdi. Kitap boyunca hissedilen bütün o baskıcı ve sevgisiz dünyanın içinde küçük bir nefes gibiydi. Bu yüzden onun sevgisi Zeze için sıradan değildi, adeta hayata tutunacak bir dal gibiydi. Belki de beni en çok mahveden şey, Zeze’nin tam sevilmeye alışırken bunun elinden alınmasıydı. O ölüm haberi kitapta sadece bir karakterin ölümü gibi gelmedi bana. Daha çok, insanın hayata güvenmeye başladığı anda her şeyin elinden kayıp gitmesi gibiydi. Tıpkı gerçek hayattaki bazı ayrılıklar gibi hazırlıksız, ani ve insanın içinde kocaman bir boşluk bırakan
Edebiyat
Şeker PortakalıJosé Mauro de Vasconcelos · Can Yayınları · 2022275,1bin okunma
Puan vermedi·272 syf.··
Beğendi
·
2021 5. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 09 Ekim 2021 20:43
-spoiler- Benim bu kitap ile tanışmam biraz rastlantıydı aslında. Distopik kitapların içinde kaybolduğum bir dönemde karşıma çıktı. Kapağına baktım, içimden “bu kesin iyi bir şey” dedim ve hiç düşünmeden başladım. Ne okuyacağımı sanıyordum bilmiyorum ama kesinlikle bu kadar sessiz bir çöküş beklemiyordum. Başta her şey çok sakindi. Bir yatılı okul, çocukluk arkadaşlıkları, küçük kavgalar, büyüme halleri… dışarıdan bakınca hatta huzurlu bile diyebilirdin. Ama kitabın içine girdikçe o huzurun aslında bir tür fazla sessizlik olduğunu anlıyorsun. Sanki bir şeyler yanlış ama kimse yüksek sesle söylemiyor. Sonra gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyor: Bu çocuklar organ bağışı için yetiştirilen klonlar. Ve o andan sonra kitap artık aynı kitap olmuyor. Sanatın bile bir amacı var, aşkın bile bir açıklaması var, hayatın bile bir görevi var. Her şey bir şeyi kanıtlamak için var gibi. “İnsan mısın?” sorusunun etrafında dönüyor her şey. Ama beni en çok vuran şey bu değil, beni en çok vuran şey kabullenmeleri. Bir noktadan sonra bir isyan bekliyorsun. “Hayır” demelerini, kaçmalarını, sistemi yıkmalarını… ama olmuyor. Sadece devam ediyorlar. Sanki başka seçenek hiç yokmuş gibi ve bu çok ağır çünkü bir süre sonra anlıyorsun ki kitap aslında sadece klonları anlatmıyor. Bizi anlatıyor. Sessizce kabul ettiğimiz şeyleri. İçimize atıp devam ettiğimiz hayatları. Değiştirebilecekken değiştirmediklerimizi. Belki bizim hikayemiz bu kadar ekstrem değil ama mantık aynı. Bir şeyler oluyor, biz hissediyoruz ama çoğu zaman sadece devam ediyoruz. Ve en korkuncu da bu olabilir. “Beni asla bırakma” ise bende pek sevgi gibi kalmadı. Daha çok tutunacak hiçbir şey kalmamışken bile bir şeye sarılma hali gibi kaldı. Bir umut değil, bir refleks gibi. Sessiz, ağır ve içe işleyen bir kitaptı. Bitince
Beni Asla BırakmaKazuo Ishiguro · Yapı Kredi Yayınları · 202512,2bin okunma
10/10
·256 syf.··
Beğendi
·
2021 2. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 27 Ocak 2021 13:09
Kitap hakkında yorum yapmadan önce biraz Sylvia Plath hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü Sırça Fanus bence yazarından bağımsız düşünülebilecek bir kitap değil. Sylvia Plath, şiirlerinde ve yazılarında depresyonu, yalnızlığı ve zihinsel çöküşü çok yoğun şekilde işlemiş bir yazar. Ne yazık ki yaşamı boyunca ciddi ruhsal sorunlarla mücadele etmiş ve genç yaşta hayatını kaybetmiş. İnsan kitabı okurken bunu bilince, anlatılan her şey daha da ağırlaşıyor. Çünkü kitap yalnızca kurmaca bir hikaye gibi değil. Plath’ın kendi hayatından taşan bir iç döküş gibi hissettiriyor. Öncelikle kitabın atmosferi gerçekten inanılmaz. Betimlemeler o kadar güçlü ki, okurken sahneler insanın zihninde tek tek canlanıyor. Hatta bana göre Sırça Fanus’un en etkileyici taraflarından biri, bu kadar karanlık bir ruh halini zaman zaman mizahi bir dille anlatabilmesi. İnsan bazı yerlerde gülümsüyor ama hemen ardından neden güldüğünü sorguluyor. Kitap okura garip bir suçluluk hissi bırakıyor; sanki Esther’in kırılgan zihninin içinde dolaşırken rahat hissetmek ayıpmış gibi. Kitap boyunca Esther’in dünyaya karşı yabancılaşmasını, toplumun kadınlardan beklentileri arasında sıkışmasını ve giderek kendi zihninin içinde kaybolmasını izliyoruz. “Sırça fanus” metaforu da tam olarak bunu anlatıyor bence. İnsanlardan kopuk olmak, nefes alamamak, dünyayı dışarıdan izliyormuş gibi hissetmek… Plath bunu öyle güçlü aktarmış ki bazı satırlar insanın içine çörekleniyor resmen. Bu arada kitabı okurken aklıma sürekli Girl, Interrupted geldi. Özellikle o kırılgan psikolojik atmosfer ve karakterlerin iç dünyası bana çok benzer hissettirdi. Esinlenme var mı emin değilim ama his olarak birbirlerini çağrıştırıyorlar. Kitapta çok hoşuma giden detaylardan biri de isim meselesiydi. Sylvia Plath’ın kendisini Esther olarak
Sırça FanusSylvia Plath · Kırmızı Kedi Yayınevi · 201917,1bin okunma