-spoiler-
Bazı kitaplar insanı üzer, bazılarıysa insanın içinde yıllardır adı konmamış bir yarayı bulup ona dokunur. Kitabı okurken sadece Zeze'nin hikayesini okumadım; susturulan çocukları, sevgisiz büyütülen insanları ve “alışmak zorunda bırakılan” hayatları düşündüm durdum.
Kitaptaki aile yapısı beni en çok yaralayan şeylerden biriydi. Özellikle bizim toplumumuzda da çok sık görülen o anlayış… Çocukların bir birey değil de ileride aileye bakacak insanlar gibi görülmesi. Sanki onların hayalleri, korkuları, kırgınlıkları yokmuş gibi davranılması. “Hayat bu, yaşayacaksın” denerek insanların istemediği hayatların içine itilmesi. Zeze’nin yaşadıkları bana bunu çok güçlü hissettirdi. O küçücük çocuk sürekli azar işitiyor, şiddet görüyor, yanlış anlaşılıyor ama aslında tek istediği biraz sevgi görmek.
Bence Zeze’yi bu kadar gerçek yapan şey de buydu. O, tamamen “iyi” bir çocuk değil; yaramazlık yapıyor, hayal kuruyor, kaçıyor, yanlış şeyler söylüyor. Ama bütün bunların altında sevgiye inanılmaz aç bir çocuk var. İnsan okurken ona kızamıyor bile. Sadece sarılıp ağlamak istiyor.
Ve sonra hayatına giren o adam… Manuel Valadares. Zeze için sadece iyi davranan biri değildi bence; o, Zeze’nin ilk kez gerçekten görüldüğü yerdi. Kitap boyunca hissedilen bütün o baskıcı ve sevgisiz dünyanın içinde küçük bir nefes gibiydi. Bu yüzden onun sevgisi Zeze için sıradan değildi, adeta hayata tutunacak bir dal gibiydi.
Belki de beni en çok mahveden şey, Zeze’nin tam sevilmeye alışırken bunun elinden alınmasıydı. O ölüm haberi kitapta sadece bir karakterin ölümü gibi gelmedi bana. Daha çok, insanın hayata güvenmeye başladığı anda her şeyin elinden kayıp gitmesi gibiydi. Tıpkı gerçek hayattaki bazı ayrılıklar gibi hazırlıksız, ani ve insanın içinde kocaman bir boşluk bırakan