İnsan, dilin içine doğduğu andan itibaren bir "varlık eksiği" ile maluldür. Aşk, bu boşluğu (olmak istemeyi) geçici olarak tedavi eder çünkü aşk ötekinden bir varlık onayı almaktır. Birisi bize aşığım dediğinde, o kişi bizim gösterenlerimizin ötesindeki, o tanımlanamayan boşluğumuza (varlığımıza) hitap eder. Bu da bize bir varlık hissi bağışlar. Aşık olduğunuzda, partnerinize ben tam değilim, sende bir şey arıyorum, sana muhtacım dersiniz. Benim eksiğim sensin demek, kendi yetersizliğini ve arzusunu Öteki’ne emanet etmektir. Ancak ben eksik olduğum için, partnerimin varlığı o eksiğin yerleştiği yer olarak mutlak bir varlık haline gelir. Bu yüzden aşktaki krizler (ayrılık korkusu gibi), basit bir kayıp değil, varlığın sarsılması olarak deneyimlenir....
Duygu ve Düşünce

ismet Sönmez

@ismetsnmez
·
Aşk bize varlığın bir kısmını bağışlar. Aşk bu nedenle “olmak istemeyi” tedavi eder.
Duygu ve Düşünce
Aşk
Öncelikle şunu söyleyebilirim ki bu blog yazım, “aşk” hakkındaki ilk yazım olacak; ancak son yazım olmayacak. Hatta aşk hakkında yazacağım son blog yazısı hiçbir zaman gelmeyecek. Evet, aşk hakkında yazmaya devam edeceğim. Ama aşk öyle bir şey ki ne kadar yazı yazarsam yazayım, isterse milyonlarca olsun, asla bitmez, tükenmez. Anlatmak istediğimi tam anlamıyla ifade edemem. Çünkü ben aşkı anlatamam; zaten aşkı kim anlatabilir ki? Bir insan herkesi sevebilir. Sevgi başka bir şeydir; sevgi çok güzel bir duygudur. İstediğin herkesi, her şeyi sevebilirsin; birden fazla kişiyi, istediğin kadar insanı aynı anda sevebilirsin. Sevginin bir tanımı vardır: Sevgi anlatılabilir, açıklanabilir. Birisini ne kadar sevdiğini anlayabilir, ifade edebilirsin. Ya da sevginin ne olduğunu tanımlayabilirsin. Peki ya aşk? Üç harfli, kısacık bir kelime… Aşk ne demek? Aşkın gerçek anlamı ne? Aşk tanımlanabilir mi? Eskiler aşka “kara sevda” derlermiş. Kara sevdaya yakalanan bir kadın ya da erkek, eğer sevdiğine kavuşamazsa hasta yatağına düşer, unutamazsa ölürmüş denir. Ama burada, eski zihniyetin “Bizim zamanımızda sevgi ve saygı vardı; öyle boşanmak, kocanın karşısında konuşmak yoktu” diyerek kadınlara yapılan eziyetleri ve “Bu evden gelinlikle çıkan kız ancak kefenle döner” anlayışını kastetmiyorum. Konumuz bu değil. Aşkın ne olduğunu tam anlamıyla anlatamayız, betimleyemeyiz; sadece hissederiz. Bence aşk, dünyadaki en evrensel duygulardan biridir. Aynı zamanda hem en güzel hem de en acı verici duygudur. Kimi insanı mutlu eder, kimini ise mutsuz; ortası yoktur. Aşk, içimizden söküp atamayacağımız bir şeydir. Kimileri bu duyguyu gerçekten yaşar, kimileri ise hiç tanıyamaz. Evet, sever; hem de çok sever. Ama o sevgiyi aşk zanneder. Oysa sevgi, aşk değildir. Ben de onlardan biriyim. Eskiden
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Aşk
Öncelikle şunu söyleyebilirim ki bu blog yazım, “aşk” hakkındaki ilk yazım olacak; ancak son yazım olmayacak. Hatta aşk hakkında yazacağım son blog yazısı hiçbir zaman gelmeyecek. Evet, aşk hakkında yazmaya devam edeceğim. Ama aşk öyle bir şey ki ne kadar yazı yazarsam yazayım, isterse milyonlarca olsun, asla bitmez, tükenmez. Anlatmak istediğimi tam anlamıyla ifade edemem. Çünkü ben aşkı anlatamam; zaten aşkı kim anlatabilir ki? Bir insan herkesi sevebilir. Sevgi başka bir şeydir; sevgi çok güzel bir duygudur. İstediğin herkesi, her şeyi sevebilirsin; birden fazla kişiyi, istediğin kadar insanı aynı anda sevebilirsin. Sevginin bir tanımı vardır: Sevgi anlatılabilir, açıklanabilir. Birisini ne kadar sevdiğini anlayabilir, ifade edebilirsin. Ya da sevginin ne olduğunu tanımlayabilirsin. Peki ya aşk? Üç harfli, kısacık bir kelime… Aşk ne demek? Aşkın gerçek anlamı ne? Aşk tanımlanabilir mi? Eskiler aşka “kara sevda” derlermiş. Kara sevdaya yakalanan bir kadın ya da erkek, eğer sevdiğine kavuşamazsa hasta yatağına düşer, unutamazsa ölürmüş denir. Ama burada, eski zihniyetin “Bizim zamanımızda sevgi ve saygı vardı; öyle boşanmak, kocanın karşısında konuşmak yoktu” diyerek kadınlara yapılan eziyetleri ve “Bu evden gelinlikle çıkan kız ancak kefenle döner” anlayışını kastetmiyorum. Konumuz bu değil. Aşkın ne olduğunu tam anlamıyla anlatamayız, betimleyemeyiz; sadece hissederiz. Bence aşk, dünyadaki en evrensel duygulardan biridir. Aynı zamanda hem en güzel hem de en acı verici duygudur. Kimi insanı mutlu eder, kimini ise mutsuz; ortası yoktur. Aşk, içimizden söküp atamayacağımız bir şeydir. Kimileri bu duyguyu gerçekten yaşar, kimileri ise hiç tanıyamaz. Evet, sever; hem de çok sever. Ama o sevgiyi aşk zanneder. Oysa sevgi, aşk değildir. Ben de onlardan biriyim. Eskiden
Hamlet Psikanalizin Gözüyle Okunabilir mi?
Psikanalize başlangıç için okunacak öncelikli isimlerden biri William Shakespeare’dır. Freud’un da açıkça belirttiği gibi, bir keşif yapılmadan önce o alana çoğu zaman bir şair nüfuz etmiştir. Bu anlamda Shakespeare, psikanalizin kavramsallaştıracağı birçok çatışmayı sezgisel düzeyde işlemiş bir yazardır. Nitekim Sigmund Freud ve sonrasında Jacques Lacan başta olmak üzere birçok düşünür Shakespeare’den beslenmiştir. Shakespeare’nin Hamlet adlı eseri, psikanalitik okumaya en açık metinlerden biridir. Hamlet’in babası Danimarka kralıdır ve amcası tarafından, Hamlet’in annesiyle birlikte işlenen bir cinayet sonucu öldürülür. Daha sonra babasının hayaleti Hamlet’in karşısına çıkarak gerçeği açıklar ve ondan intikam almasını ister. Hamlet, bu hakikati öğrendiği andan itibaren ne yapması gerektiğini bilir; buna rağmen eyleme geçemez. Savaşlarda kendini kanıtlamış bir prens olmasına rağmen, bir noktadan sonra tereddüt eden, erteleyen, hatta yer yer deliliğe sığınan bir figüre dönüşür. Onun bu bölünmüşlüğü, psikanalizin tam merkezinde yer alan bir çatışmayı açığa çıkarır. Freud, Hamlet’in bu eylemsizliğini Oedipus Complex çerçevesinde yorumlar. Buna göre Hamlet’i durduran şey, yalnızca ahlaki bir tereddüt değil, bastırılmış bir arzudur. Amca, Hamlet’in bilinçdışında taşıdığı arzuyu gerçekleştirmiştir: babayı ortadan kaldırmak ve anneye sahip olmak. Bu yüzden Hamlet, Claudius’u öldürmekte gecikir; çünkü onu öldürmek, kendi bastırılmış arzusuyla yüzleşmek anlamına gelecektir. Ancak bu okuma tek başına yeterli değildir. Jacques Lacan Hamlet’i farklı bir düzlemde ele alır. Lacan’a göre mesele yalnızca anneye duyulan arzu değil, öznenin arzusuyla kurduğu ilişkidir. Hamlet ne istediğini bilen ama bu isteği üstlenemeyen bir özne olarak karşımıza çıkar. Sürekli düşünür, analiz
"Lacan, sevginin özünde “benlik fantezisi” barındırdığını söylüyor. Sevgi, yalnızca karşımızdakine yönelmiş bir duygu değildir; aynı zamanda kendi iç dünyamızın, hayal gücümüzün bir yansımasıdır. Yani sevdiğimiz kişide aslında biraz da kendimizi görürüz, eksik yanlarımızı, tamamlanma arzumuzu, kendi ideallerimizi. Bu yüzden herkes farklı birini sever; çünkü herkesin içsel boşluğu, kendi hayaliyle doldurmak istediği yer farklıdır."
Kimin İçin Yas Tutuyoruz?
Lacan, yasın bir nesneden vazgeçmek değil, kayıp ve imkansız bir şey olarak nesneyle bağımızı yeniden onarmak olduğunu düşünüyordu. Burada kilit nokta, nesneyi, onu saran narsistik kılıftan, aşık olduğumuz insan imgesinin ayrıntılarından ayırmaktır. Eğer nesne ile olan bağlantı onarılabilir ve hayali kılıf nesneden ayırılabilirse, başka bir şeyin nesnenin yerini almasına imkan tanınabilir. Lacan'ın görüşüne göre yastaki kişi için sorun, aşkı narsistik olarak yapılandıran imge bağlantılarını muhafaza etmekte yatıyordu. Eğer birini kendi imgemizi model alarak sevdiysek ya da onları kendi narsistik alanımıza çektiysek, onları kaybetmek kendimizi kaybetmek anlamına gelecektir. Bu yüzden onlardan vazgeçmeyi reddederiz. Darian Leader
Psikoloji