Biricik, zavallı Raskolnikov!
Gözlerindeki ateş ile tüm dünyayı yakıp kavuracak kadar cesur fakat yandığında kaçıp gidecek kadar da korkak bir genç! Neden mi korkak? Evet, bu sorunun cevabını verebilmek epey güç, bir o kadar da basit olsa gerek... Bir Napolyon olmak istedi, başarmayı; o tacın ona da giydirilmesini istedi. "Başarsaydım, bana da taç giydireceklerdi," diye o kederli ruhunda serzenişleriyle bir başına kalmasının sebebi de buydu. Yoksa insanlar mı nankördü? Değmiyordu insanlara, değil mi? Oysa o bir biti öldürmüştü, insanlara zarar veren bir biti! Öyle ki insanların nankör çehrelerini görmeye dayanacak gücü bulamadığından mı korkaktı? Neden dokunmamıştı o paralara? Neden öylece büyük bir taşın altına gizlemişti cüzdanı? Hem de içine bakmaksızın!
Raskolnikov bir savaş içerisindeydi, hem de azılı bir düşmanla... Kim olduğunu tahmin edersiniz: Kendisi ile. Pekâlâ bu cinayeti sonsuza dek gizleyebilirdi, çok zeki bir gençti. Paraları da güzelce harcar, üniversitesine devam eder ve geleceğine bir kibrit yakabilirdi. Zeki olmadığından mı prangalandı? Elbette hayır! Dayanamadı, pişmanlık duyduğundan da değil: Anlaşılamadığından.
Suçlu muydu yoksa suçsuz mu?
Nasıl oluyor da dünyayı hareket ettirenler, ettirirken nice insanları varoldukları toprağa geri döndürüyorken, yine tüm insanların gözünde bırakın suçlu olmayı; oldukça yüce oldukça önemli şahsiyetler oluyor? Hatta insanların onların itaati altında, yönetilmeyi boynu bükük beklemesi demek midir ki doğaları gereği? Eh, o zaman olağanüstü insanlar nasıl olağanüstü oluyorlar peki? Rastlantı sonucu mu? Muhtemelen. Rastlantı, tesadüf. O hâlde Raskolnikov ya aceleci davrandı ya da şanssızdı. Ama insanlar için çabalamaya değmezdi, tıpkı Sonya'ya söylediği gibi.
Raskolnikov'un insanları iki grupta incelediği