Erken Cumhuriyet döneminde toplumun fikri dünyada sarsılması pek tabii olarak yazarlarımızda da görülmektedir. Bu nedenle bu kitapları kendini kaptırmadan sadece analitik olarak okumakta fayda var gibi gözükmektedir. Ben böyle okuyabildiğinin iddiasında olan biri olarak bu kitabı kısaca tartışmak isterim.
1955 yılında kaleme aldığı bu romanda Orhan Kemal bir ailenin sergüzeşti içinde biraz İstanbul, biraz değişen toplum ve teoloji tartışmaları yapmaktadır. Bu tartışmaları da aslında entellektüel anlamda sohbetine izin verdiği karakterler üzerinden değil de; hezeyanlar üzerinden okuyucusunun kalbine fırlatır. Karakterlerini de genelde tek yönlü ve insafsızca oluşturmuştur diyebiliriz.
Örneğin Hacer elinden tespihi düşürmeyen, abdestli bir kadındır; ama sürekli entrika peşinde bir aşiftedir Orhan Kemal'in çizdiği gerçeklikte. Tek bir satırda dahi Orhan Kemal, Hacer'in iyi bir şey yapmasına izin vermez.
Ayrıca mahalledeki bütün insanlar kötüdür; tüm ilişkiler dedikodu ve birbirinden yararlanmak üzerinededir.
Basit araştırmalarla bu kitabın ne hakkında olduğu araştırıldığında aslında Orhan Kemal'in toplumcu bir roman yazdığı iddia edilmektedir. Fakat, bence, kitabın en önemli tartışma konusu teolojik açıdan kadercilik'tir. Belki bunu daha da belirgin kılmak için Orhan Kemal romanında mutlu sona izin vermez; hatta en önemli karakteri Nazan'ın acısını her dem biraz daha arttırır. Bunları hak ediyor mu sorusunu bir lahza sorduğunda da Orhan Kemal, romanın karakterleri dönemsel olarak uygun olmasa da cevaplarını Orhan Baba'da bulur. "Batsın bu dünya!". Orhan Kemal mesela idealist doğrucu Mazhar'a da mutluluk konusunda izin vermez; kendisi bir cinayete kurban gidecekken arkadaşı Nihat (bazı noktalarda gözünü kapatmasını bilen, idealist olmayan bu avukat) zengin olacak hatta