Güneş, bayat bir ekmek gibi ufalanıyor ufukta. Yine o mevsim geldi; romantiklerin bayıldığı, benimse eklemlerimdeki sızıyı artıran o gri duman. Ağaçlar soyunuyor, sanki bedava bir şov varmış gibi, ama izleyenlerin hepsi hırkalarına sarılmış, mutsuz ve aceleci.
Sarı yapraklar rüzgarda sürükleniyor, tıpkı dün gece kaybettiğim at yarışı biletleri gibi. Kimse bana "hüzün"den bahsetmesin; hüzün, boş bir buzdolabı ve bitmiş bir sigara paketidir. Sonbahar sadece doğanın iflasıdır, her şeyin tasfiye edildiği o büyük satış. Yine de, rüzgar camı tırmalarken bir kadeh daha dolduruyorum. Çünkü dünya çürürken bile, en azından hala biraz soğuktur.
Biliyorum, şimdi bir yolculuğun eşiğindeyiz, Bulutların arasından sızan o solgun ışıkla beraber. Sonbahar, bir hüzün değil, bir olgunluktur artık; Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Her yaprak dökülürken kendi şarkısını söyler, Ve her yağmur, toprağın hasretini dindirir.
Sevdayla ve dirençle karşılamalıyız bu rüzgarı. Parklarda yalnız oturan ihtiyarların vakarıyla, Okuluna koşan çocukların o bitmeyen neşesiyle. Çünkü sonbahar, bir vedadan çok bir kucaklaşmadır geçmişle; Yıpranmış kitap sayfaları, demli çay kokusu ve dost sesi. Yaşamak, bu mevsimde daha derinden hissedilir, İliklerine kadar duymak gerekir hayatın o hırçın nabzını.
Göklerden gelen bir karar vardır bu dökülen yapraklarda, Bir diriliş muştusu saklıdır o sararan her damarda. Güz dediğin, insanın kendi içine yaptığı o büyük hicrettir; Dışarısı soğurken, kalbin surlarını örmek vaktidir. Kuşlar giderken ardında bir boşluk değil, bir bekleyiş bırakır, Mona Roza’nın saçlarındaki o gizli hüzün gibi, sessiz ve vakur.
Yeryüzü bir sofra gibi toplanıyor şimdi, Ebedi olanın karşısında geçici olanın boyun büküşü bu. Yağmur, ilahi bir şiirin mısraları gibi düşüyor toprağa; Her