Boğaza baktı. Zeliha yalnızlığı çalışmıştı. Türlü türlü. Bu çalışmalar esnasında keşfetti ki yalnızlara her şey yasaklanmıştı; kahvaltı etmek, dans etmek, muhabbet etmek. Bu yüzden yalnızlar kahvaltı etmez açlığını bastırır, dans etmez tek ayakla ritm tutar, muhabbet etmez hayal kurar. Yalnızlara yasaklanmamış yegâne şey dua etmekti. Fakat tuhaftır ki onlar bir noktada mecburen inançlarını yitirdiklerinden kendilerine helal kılınmış bu yegâne eylemi de hep ıskalarlardı. Doğrudur, Zeliha yalnızlığı çalışmıştı. Bir odada tek başına otururken yaşanan yalnızlık. Açlığını bastırırken yalnızlık. Bir kafede bir fincan karanfilli yeşil çay içerken yalnızlık. Kiliseleri, camileri, -henüz hiç sinagoga gitmedi- gezerken yalnızlık. Çınar altında yalnızlık. Ancak bir rüyadan devşirilse bu denli güzel olacak bir film izlerken yalnızlık. Bir müzede gerçek bir tabloyu ilk gördüğü anki yalnızlık. Defalarca başa sarıp sarıp dinlediği bir müzik parçasında trompet aksarken yalnızlık. Bir başkasında ud katmerlenirken yalnızlık. Yolculuk ederken yalnızlık; hep cam kenarını seçişi tesadüf değildir.
Kim çocukluğunun hangi kapısından kovulduysa kovulduğunu sandıysa oraya dönsek o kapıyı yaksak yeniden kardeş olsak bak ben aradım başka kardeşler bulayım diye sokağa çıktım bulamadım şimdi ne olacak şimdi ne yapacağız ömür boyu ıstırabımızı mı kalaylayacağız.
Bırakmıyorlar ki kendi felaketimizi yaşayalım! Bırakmazlar ki herkes kendi felaketini yaşasın. Kendi zihninin dehlizlerine, kendi hafızasının koridorlarına dalsın! Bırakmıyorlar bak! Beynimi, yüreğimi, göğsümü sıkıştırıyorlar!
Zamanında söylenmeyen elvedalarla, hakkıyla tutulmayan ve yeni yaşantılarla bastırılan yaslarla, üzerinden atlayıp da geçilmeyen çocukluk travmalarıyla velhasıl herkes kendi zehriyle zehirlenmiyor mu?