Rönesans'ın ve Batı kültürünün temelinde dil öğrenme merakı ve zevki yatmaktadır. Eskiçağ kültürlerini tekrar gün yüzüne çıkaranlar ise filologlar olmuştur. Diğer taraftan İngiltere'deki tarih eğitiminde filoloji vazgeçilmez bir temel alan haline gelmişti. Tarih eğitimi alan Gertrude Bell veya Thomas Lawrence gibi kişiler okullarında faklı dil bilgileriyle donatılmış hale gelebiliyorlardı. Bu da onlara diğer kültürleri anlama ve o kültürler hakkında söz söyleyebilme yeterliliği sağlı yordu. İngiltere'yi büyük bir imparatorluk haline getiren etkenlerden biri açık toplum içinde yetişen bireylerin dünya literatürüne ve kültürel özelliklerine hakim bir noktaya gelmesidir. Böyle bir toplumda siyasetçiler, iş adamları veya eğitimciler incelendiğinde her birinin birkaç farklı dil bildiğini görmek hiç de şaşırtıcı olmazken aynı özelliği kapalı toplumlarda görmek mümkün değildir. Bu toplumlarda bırakın başka dilleri ve kültürleri öğrenmek, birey kendi dilini ve kültürünü dahi özümseyecek yeterliliğe sahip bir noktaya gelememektedir.
“ Londralı John Abernethy isminde bir cerrah, elektrik ve adına Canlıcılık dediği, özünde yaşam gücüyle aynı şey olan bir şey arasında bir bağlantı gördü. Onun vardığı sonuçlara meslektaşlarından biri olan William Lawrence tarafından karşı çıkıldı, bu da 1820'leri kasıp kavuran bir tartışmayı başlattı (Mary Shelley'nin Frankenstein'ı bu dönemlerde yazması bir tesadüf değildir; Lawrence, 1815-1818 arasında Percy Byssche Shelley'nin doktoruydu)”