Su!
Ne tadın, ne rengin, ne de kokun var ama tarif edilemez bir şeysin sen, seni tanımıyor ama kana kana içiyoruz. Hayat için elzem değilsin: Hayatın kendisisin. İçimize hiç bir duyuyla hissedilemeyecek bir zevk sunuyorsun. Seninle birlikte, kaybettiğimiz gücü buluyoruz. Senin sayende, kalbimizde kuruyan kaynaklar tekrar ortaya çıkıyor.
Sen yeryüzündeki saf su, sen dünyadaki en büyük zenginlik, en nadide sanat, en nazik şeysin. Bir insan magnezyum kaynağının yanı başında susuzluktan ölebilir. Bir tuz gölünün yakınında can verebilir. İnsan, elinde iki litre çiy olsa da, damlalar tuzluysa ölebilir. Sen hiçbir karışımı kabul etmez, hiçbir değişime katlanamazsın, sen gizemli bir ilahsın.
Hayatın hayatla buluştuğu, rüzgârın gözünde tüm çiçeklerin aynı olduğu, tüm kuğuların birbirini tanıdığı bu dünyada yalnızca insanlar kendi yalnızlıklarını inşa ediyor.
Makinelerin insanları bozduğunu sanıyorsak, bunun sebebi karşı karşıya olduğumuz hızlı değişimlerin etkilerini yargılayabilmek için birkaç adım geri çekilip bakmamamızdır.