George Orwell’ın yazımını 1948’de bitirdiği eseri 1984; bir ütopya, hatta çevirmenimiz Celal Üster’in tabiriyle karşı-ütopya türündendir. Ve tesadüfi değildir ki dilimize çevirisi 1984’te yapılmıştır.
“Ütopya insanlığa sunulan bir “düş”tür. Karşı-ütopya ise bir “karabasan”.
Bu kitap totaliter bir rejimin kontrolü altında yaşayan bir toplumun hikayesini anlatır. Ana karakterimiz Winston, Parti’nin baskıcı yönetimi anlatında varlığını sürdürmeye çalışırken özgür düşüncenin, bireysel özgürlüğün ve gerçekliğin önemini sorgular. Ve 1984 romanı, otoriter rejimlerin tehlikelerine karşı bizleri uyarır. Şimdiyle bile çokça ilişkisi bulunan bu kitap gelecek dünyamıza karşı bi uyarıdır.
“Belki de, gelecek şimdi olduğunda artık çok geç olacağına ilişkin bir uyarı.” (s.348)
Kitapta, tarih kayıtlarına müdahale ve gözetim altında tutmalar ile Parti’nin gerçekliği nasıl kontrol ettiğini, vatandaşlarının algılarını yok ederek nasıl manipüle ettiğini okuyoruz.
“Bomboş bir adam olacaksın. Sıkıp içini boşalttıktan sonra, içine kendimizi dolduracağız." (s.277)
“Gerçeklik, bireyin her zaman yanılabilen ve kısa zamanda yok olup giden zihinlerinde değil, yalnızca Parti’nin ortaklaşa ve ölümsüz zihnindedir.” (s.269)
Kitabın bir diğer ana mesajını ise, Winston’ın partiye karşı hissettiği hoşnutsuzluk ve isyan duygularını, özgürlük arayışı olarak; Julia ile yaşadığı yasak aşk ile, Parti’ye ve dayattıklarına karşı bir isyan, bir mücadele olarak alıyoruz.
“Her şeye korku ve nefret karıştığı için, artık hiçbir duygu katıksız değildi. Sevişmeleri bir savaş, doyumun doruğuna varışları bir zafer olmuştu sanki. Parti'ye indirilmiş bir darbeden farksızdı. Siyasal bir eylemdi.” (s.141)
1984 beni çok etkileyen çarpıcı bir kitap oldu. Winston’ın karamsar duyguları, yaşadığı içsel çatışmalar ve