Büşra Gültekin

Büşra Gültekin
@lazycell
Üniversite
8 Ağustos
34 okur puanı
Şubat 2019 tarihinde katıldı
Geleceğe Hâkim Olmak: Otobiyografik Belleğin Evrimi
Otobiyografik bellek, uzun süreli iki tür bellekten biridir. İşleyen bellek de denen kısa süreli bellek “akıl yürütme, anlama, öğrenme ve bir dizi eylemin yerine getirilmesi gibi bilişsel görevlerin yürütülmesi için gereken bilgileri zihinde tutma ve kullanma” işlevini görür. Kısa süreli bellek, yeni bir telefon numarasını tuşlarken numarayı hatırlamaya çalıştığınızda kullandığınız bellek türüdür. Buna karşılık uzun süreli bellek, onlarca yıl saklanabilen hafıza “izlerinden” oluşur. Uzun süreli belleğin bir türü semantik (anlamsal) bellek olarak da adlandırılır. Bu, Fransa’nın başkenti gibi gerçekleri depolayan uzun süreli bellektir. İkinci uzun süreli bellek türü ise otobiyografik bellektir. Anlamsal belleğin aksine otobiyografik bellek geçmiş olayların hem duyusal hem de duygusal olarak yeniden yaşanmasıdır. Aradaki fark şu şekilde açıklanır: “Gittiğimiz lisenin adını ve nerede olduğunu anımsamamızı sağlayan semantik belleğimizdir ama okuldaki ilk günümüzde hissettiğimiz duyguları ve olayları tekrar deneyimlememizi sağlayan epizodik (otobiyografik) bellektir.
Sayfa 131·Kitabı okudu
Reklam
Altamira Mağarası’ndaki yaklaşık 14 yıl öncesine tarihlenen tavanın “pırıl pırıl parlayan, kaygan görünümlü kireçtaşı üzerinde dış hatları siyahla gölgelendirilmiş ve kırmızı renkle harika bir şekilde resmedilmiş 21 bizon gravürü” ile kaplı olduğu görülmüştür. Resimdeki bizonların bir kısmı çömelmiş, bazıları uzanmış, bazıları da yelelerini sallayarak tavanda hücuma geçmişlerdir; kafalar dönmekte, kuyruklar uçuşmakta, kömür gibi karanlık gözler etrafı delmektedir. Chauvet Mağarası’nda olduğu gibi, Altamira’daki ressamlar da kayanın doğal konturlarından yararlanmışlardır; çizdikleri bizonun geriye doğru bakan başı kayanın çıkıntısı üzerinde resmedildiği için üç boyutlu görünür. Bu ressamların çizdikleri şeye karşı derin bir saygı ve hürmet duyduklarını, yaptıkları resimlerin hayvanı yüceltme amaçlı olabileceğini tahmin etmek güç değildir. Bu açıdan bakıldığında, mağaranın girişinde şölenler düzenlendiğine dair kanıtlar da bulunur. Altamira Mağarası, Paleolitik sanatın Sistine Şapeli olarak adlandırılmıştır ve Picasso burayı ziyaret ettiğinde “Bizler hiçbir şey icat etmemişiz!” diye bağırmıştır.
Sayfa 124·Kitabı okudu
Güney Almanya’da, Swabian Alp’lerindeki bir dizi mağarada tümü 35.000 ila 40.000 yıl öncesine ait, fildişinden yapılmış aslan, mamut, bizon ve aslan başlı bir adam ile bir kadın bedenine ait heykelcikler bulunmuştur. Anlaşıldığı kadarıyla sonuncu heykelcik bir kolye ucu olarak kullanılmaktaydı ve sonraki 10.000 yıl boyunca benzer kadın yontularının öncüsü oldu. Genellikle Venüs heykelcikleri olarak anılan bu figür Orta Avrupa’da yaygın olarak bulunmaktadır. Avusturya’daki Willendorf Mağarası’da bulunan en ünlü örnek, bileziklerle süslenmiş ve ayrıntılı bir saç stiline sahip olup kırmızı pigmentli toprak boya ile kaplanmıştır. Bu figürlerin ortak özellikleri olan abartılı büyüklükte göğüsler, kalçalar ve vulva (kadın dış genital organı) araştırmacıların bu heykelciklerin doğurganlık veya yiyecek bolluğu ile ilişkili olduğunu düşünmelerine sebep olmuştur.
Sayfa 122·Kitabı okudu
Modern Homo sapiens’in sergilediği en çarpıcı davranışlardan biri de bazı ölü gömülerine mezar eşyalarının eklenmesiydi. Homininler yeryüzünde, altı milyon yıldır ölmelerine rağmen bu süre içinde ölenlerin cesetleri ya çürümeye terk edilir ya da leşçil hayvanlar tarafından yenilmek üzere yerde bırakılırdı. Ölülerin maksatlı gömülmesi ile ilgili ilk kesin kanıt 90 ila 100 bin yıl öncesine aittir. Nispeten bozulmamış 11 ceset, muhtemelen güneybatı Asya’ya göç etmiş olan erken dönem Homo sapiens tarafından İsrail’deki mağaraların altına gömülmüş hâlde bulunmuştur. 75 bin ila 35 bin yıl önce Neandertallerin de birçok ölüyü gömdükleri anlaşılıyor. Bu definler zihin kuramı edinmiş olan Neandertallerin gösterdiği ilgi ve bakım davranışını yansıtıyor olabileceği gibi sadece ölü bir bedenin yırtıcıları cezbetmemesi için ondan kurtulma amaçlı da olabilir.
Sayfa 116·Kitabı okudu
Fransız paleontolog ve Cizvit papazı Pierre Teilhard de Chardin, “Homo sapiens’in insanlaşması, kendi kendini ayrımsayan bir bilinç, kendine bir nesne olarak sahip olma” olarak tanımlar ve ekler: “Artık yalnızca bilmek değil, aynı zamanda kendini bilmek; yalnızca bilmek değil, aynı zamanda bildiğini bilmek. Sökmekte olan şafağın kızıla boyadığı o çizgiyi gözümüzden kaçırmamalıyız. Düşünce doğmaktır.” Hıristiyan teolojisinde, içe bakışçı benliğin ortaya çıkışı, Cennet Bahçesi’nde yasak ağacın meyvesini yiyen ve kendilerinin ve çıplaklıklarının ilk kez farkına varan Adem ve Havva’nın Yaradılış öyküsü ile sembolize edilir.
Sayfa 101·Kitabı okudu
Reklam