Gezegenimizin de, sanat dünyasının da şansı varmış ki, tutkuları, onun baş edebileceğinden kat kat güçlü olduğu için fazla uzun sürmedi Çartkov’un bu gergin, zorba yaşamı. Kudurma derecesinde kıskaçlık ve çılgınlık nöbetleri gitgide sıklaştı, sonunda şiddetli bir beyin humması, çok hızlı gelişen veremle birleşerek öyle acımasızca vurdu ki ona, üç gün içinde bir gölgeye döndü. Sonunda hastalığının son bir atılışıyla acılarının doruğa çıktığı bir anda yaşamı sessizce sona erdi. Ölüsüne bakmak yürek isterdi; korkunç bir görüntüsü vardı. Büyük servetinden geriye hiçbir şey kalmadığını görmek de şaşırtıcıydı; ama evinde değerleri milyonları bulan en yüce sanat yapıtlarını paramparça bir halde görünce bu büyük servetin nasıl da korkunç bir amaç uğruna kullanıldığı ortaya çıktı.
Tüm varlığı altüst olmuş gibiydi. Kendisini dehşete düşüren, tanıdığı, bildiği bir acı yakaladı içinde: Doğanın şaşırtıcı cilvelerinden biri olarak, cılız bir yeteneğin bile kendi çapını, sınırlarını aşan büyüklükte bir yapıt yaratmasını sağlayabilen acı, düş gücünün sınırlarını aşan bir boyuta ulaştı mı, hiçbir şey yaratamıyordu. İş bununla da kalmıyordu: Acının böylesi insanı en korkunç kötülükleri yapabilecek biri haline getiriyordu. İçinde yakaladığı, böyle bir acıydı işte. Korkunç bir kıskançlık duyuyordu, neredeyse kudurtan bir kıskançlık. Az da olsa yetenek izi taşıyan bir resim gördü mü, safrası âdeta yüzüne vuruyor, sapsarı kesilip titremeye başlıyordu.
“Nasıl da tuhaf, nasıl da anlaşılmaz oyunlar oynuyor alın yazımız bize! Acaba arzuladığımız bir şeye hiç kavuştuğumuz olmuş mudur... kavuşmak için var gücümüzü harcadığımız bir şeyi elde etmişliğimiz? Galiba bunun tam tersi oluyor hayatta. Kimi, gösterişli atların çektiği şık bir araba için yanıp tutuşur ve yanından hızla geçen arabaların ardından özlemle dilini şaklatırken, kiminin şahane atlar koşulu göz alıcı bir arabası oluyor, ama o neye sahip olduğunun bile farkında olmadan biniyor arabasına. Kiminde şahane bir aşçı, ama iki minik lokmadan başka bir şeyin giremeyeceği yüzük kadar bir ağız olurken, kiminin hangar gibi ağzı oluyor, ama onda da yiyecek kuru ekmekten başka ara ki bir şey bulasın!”
İnsanoğlu öyle şaşılası bir yaratıktır ki, sahip olduğu özellikleri bir çırpıda sayıp dökmek olanaksızdır, durup incelemeye kalkıştığınızda da, hiç durmadan yeni özellikler bulursunuz ve bu işin sonu gelmez.