O yaşımın yazı uzun, tozlu ve sanki son yazımmış gibi geçti. Aylar geçti hala temmuz, günler geçti hala ayın yirmi
sekizi, ağustos temmuzdan aylar sonra geldi, aylar sonra. Ama söylesen kim inanır?
Bahar gelip soba kaldırılınca, soba boruları bahçede kurumlarından iyice silkelenip gazete kağıtlarına sarılıp göz görmez bir yerlere saklanınca ve can eriği tuza değince, diş kamaşıp göz çileğe kayınca, kollar kısalıp dirsekten aşağısı hafifçe ürperince, sabah hem güneş hem serinlik aynı anda kucaklayınca, akşam güneş gitmek ay gelmek istemeyince ve ışık ikisinin ortasında kararsızca durunca bütün bu seyirlik ve hayatta olmanın tadı nisanı beklemeden çıkagelen baklanın üstüne
yağan dereotu gibi her şeyi kaplayınca bazı yüzlere aşina bir dile gelişle göçmen kuş gibi gelip gene aynı sofraya konan
bezelye tanışıklığında iri iri bakıyordu.
Başlamak her zaman bir feveran değil midir, başka türlü olamayacağından dolayı
atılan adımdır yürümek değil, tutunmaktır, kola girmek değil. Ama bitiş yol ister, hep gitmek ve gide gide bitmek ister.
Çocukluğumda tuhaf, çılgın bir neşem de vardı. Hayattan, başlayan ve biten günden tekrar başlayacak olmasından duyduğum derin bir memnuniyet vardı. Bir günün içinde rahat hareket ederdim. Bir gün benim içimde kendiliğinden kıpırdardı.