Adı üstünde olan bir kitap.
Ben sevemedim ,öyküler bana göre değil bir kere daha anladım bunu.
İsteyenler okuyabilir,mutlaka okuyun diyemeyeceğim.Belki size hitap edebilir.
Nahoş ÖykülerLeon Bloy · Karbon Kitaplar · 2024453 okunma
Leo Tolstoy ile Mahatma Gandhi arasında geçen Tolstoy–Gandhi Mektuplaşmaları kitabını okurken, bunun yalnızca iki önemli ismin yazışmalarından oluşan bir kitap olmadığını düşündüm. Aslında iki farklı coğrafyada yaşayan ama insan, ahlak ve şiddetsizlik konusunda benzer arayışlara sahip iki düşünürün fikir alışverişine tanıklık ettim.
Benim için kitabın en dikkat çekici yönü, mektupların bir tartışma metni gibi değil, karşılıklı saygıya dayanan samimi bir fikir paylaşımı olmasıydı. Özellikle Tolstoy’un sevgi ilkesini ve kötülüğe şiddetle karşılık vermeme düşüncesini anlatırken kullandığı dil oldukça etkileyiciydi. Gandhi’nin bu düşünceleri dikkatle okuyup kendi mücadelesiyle ilişkilendirmesi de mektuplara ayrı bir değer katıyor.
Kitap boyunca en çok üzerinde durulan konuların başında şiddetsiz direniş, ahlaki sorumluluk, hakikat ve insanın vicdanına bağlı kalması geliyor. Bu fikirlerin teorik olarak anlatılmasının yanında, Gandhi’nin bunları toplumsal mücadele içinde nasıl değerlendirdiğini görmek bana oldukça anlamlı geldi. Böylece kitap yalnızca felsefi bir metin olmaktan çıkıp tarihî bir belge niteliği de kazanıyor.
Tolstoy’un özellikle “Bir Hindu’ya Mektup” metnindeki düşüncelerinin Gandhi üzerinde nasıl bir etki bıraktığını görmek kitabın en ilgi çekici bölümlerinden biriydi. İkisinin de gerçek değişimin önce insanın kendisinde başlaması gerektiğine inanması, mektupların ortak zeminini oluşturuyor.
Kendi adıma kitabı okurken en çok düşündüğüm şey, fikirlerin sınırları aşabilme gücü oldu. Biri Rusya’da, diğeri Güney Afrika’da bulunan iki insanın mektuplar aracılığıyla birbirini etkileyebilmesi, düşüncenin fiziksel mesafelerden çok daha güçlü olduğunu gösteriyor.
Kitabın dili oldukça sade olmasına rağmen içerdiği fikirler üzerinde durup düşünmeyi gerektiriyor.
Bir cinayet, altı yıl önce Afrika'da yarım kalmış bir hayatta kalma mücadelesiyle nasıl bağlantılı olabilir? Diriliş, bu sorunun peşinden ilerleyen ve cevabını okuru sürekli şaşırtarak veren bir roman.
Hikâye, usta bir avcı ve tahnitçi olan Leon Gott'un vahşice öldürülmesiyle başlamaktadır. Olay yerindeki ayrıntılar, bunun sıradan bir cinayet olmadığını daha ilk andan hissettirmektedir. Dr. Maura Isles'ın fark ettiği benzerlikler, dosyayı geçmişte çözülemeyen cinayetlere bağlarken soruşturma, beklenmedik şekilde yıllar önce Afrika'da kaybolan bir safari grubuna uzanmaktadır. Roman, bir yandan Boston'daki cinayetin izini sürerken diğer yandan Afrika'da yaşanan ölüm kalım mücadelesini anlatmakta ve bu iki anlatıyı ustalıkla aynı noktada buluşturmaktadır.
Gerritsen'in bu romanda en başarılı olduğu nokta, Afrika bölümlerinde doğanın acımasızlığı ile insanın ilkel içgüdülerini karşı karşıya getirirken, Boston'daki soruşturmada medeniyetin ardına saklanan kötülüğü sorgulamasıdır. Böylece roman, av ve avcı kavramlarını sürekli yer değiştiren güçlü bir metafora dönüştürmektedir.
Önceki kitaplara kıyasla aksiyonun daha yoğun hissedildiği Diriliş, farklı zaman ve mekânlarda ilerleyen kurgusuna rağmen ritmini hiç kaybetmemektedir. Her bölüm, iki hikâye arasındaki bağı biraz daha görünür kılmakta ve finale ulaşıldığında hiçbir ayrıntının tesadüfen yerleştirilmediği anlaşılmaktadır. Benim için Diriliş, sürprizlerle dolu kurgusunun ötesinde, insanın sınırlarını zorlayan koşullarda nasıl değişebileceğini de düşündüren etkileyici bir romandır.
Afrikalı Leo ve Semerkand kitaplarının yanında çok vasat kalan bir eser. Türkleri işgalci gözüyle nitelerken, Arap-İsrail savaşını artık beni heyecanlandırmaz oldu deyip işin içinden çıkamazsın Sayın Maalouf Kitap zaten ince olduğu için ve her ne kadar yavan olsa bile sonunu getirebileceğinize inandığınız için bir şekilde gidiyor. Son bölüm özellikle akıl hastanesi bölümü bir nebze olsun iyiydi. Okumak için okuyup hiçbir zevk almadığım kitaplardan oldu.
Doğu'nun LimanlarıAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202640,2bin okunma
Herkese merhaba,Amin Maalouf’un kalemiyle ve Granada’dan Roma’ya uzanan tarihi bir coğrafyayla tanışmak harika olur diye düşünüyordum.Ancak dürüst olmam gerekirse, bu kitapla yıldızımız pek barışmadı ve sayfaları zar zor, yer yer atlayarak bitirebildim..
Neden mi?Kitap yoğun bir tarih kroniğine sahip ve bu bir süre sonra sıktı beni..Granada, Fas, Kahire, Roma derken her seferinde hikayeye dahil olan onlarca tarihi şahıs var. Bir noktadan sonra kim kimdi, kiminle ne bağı vardı derken karakter kalabalığı içinde kayboldum,buna birde Maalouf’un sakin ve detaycı üslubu da eklenince iyice uzaklaştım.
Afrikalı Leo kesinlikle çok katmanlı, muazzam bir emeğin ürünü ve çok güçlü bir biyografik roman. Tarihi sevenler için bir başyapıt olabilir. Ancak benim gibi daha dinamik, odak noktası net ve akıcı bir tempo arayanlar için okuması epey sabır gerektiren, yorucu bir deneyim..
Herkese keyifli okumalar dilerim,kitapla kalın..
Afrikalı LeoAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202418,3bin okunma
şüküüüür bitti!!!
ben bu kadar uzun soluklu kitaplar okuyabilen bir insan değilim bir kez daha bunu anlamış olduk ama napalım iki kitabını beraber aldığım için devamını da okuyacağım..
her şeyden önce illüstrasyonlarına bayıldığım bir kitap oldu. vampir avcısı olan Gabriel de Leon'un bir vampir tarihçisine hayatını anlattığı bir kitaptı. karanlık fantastik hava kitaba o kadar iyi işlenmiş ki bayıldım. size tavsiyem kesinlikle kış zamanı okuyun. bazı kitapların mevsimi olur derler ya işte bu kitapta onlardan biri.