Émile Zola’nın 20 kitaplık roman dizisi Les Rougon-Macquart’ı okumaya başladım; bu uzun destanı, Rougonların Yükselişi başlıklı ilk kitapla açtım.1
Zola, kendisini natüralist bir yazar olarak tanımlar; yani insanın kaderinin kalıtım, çevre ve toplumsal koşullar tarafından bütünüyle belirlenebileceğine inanır. Bu doğrultuda bilimi yoğun biçimde kullanan gerçekçi bir kurgu oluşturur. Bu ilkeleri göstermek amacıyla da, kendi deyimiyle “deneysel” olan bu roman dizisini Rougon-Macquart ailesi üzerinden kurgulamıştır.
Hikâye, 1851’de İkinci Fransız İmparatorluğu’nu başlatan darbenin hemen öncesinde geçer. Bu döneme aşina değilseniz (benim gibi), kısaca şöyle özetlenebilir: Louis Napoléon Bonaparte, ilk Napoléon’un yeğeniydi. Amcasının düşüşü ve ölümünün ardından sürgüne gönderildi; ancak 1848 Devrimi sonrasında İkinci Cumhuriyet kurulunca Fransa’ya dönebildi. Bonapartizm hâlâ güçlü olduğu için seçim kampanyası yürüttü ve cumhurbaşkanı seçildi. Görev süresi dolmak üzereyken iktidarı bırakmak istemedi ve bir darbe gerçekleştirerek yönetimi ele geçirdi. Ardından İkinci Fransız İmparatorluğu’nu kurdu ve yirmi yılı aşkın bir süre imparator olarak hüküm sürdü.
Hikâye tamamen, Aix-en-Provence’tan esinlenilerek yaratılmış kurgusal bir Fransız kasabası olan Plassans’ta geçer. Kasabanın önemli burjuva ailelerinden biri Rougon’lardır. Adélaïde Fouque, Rougon adında bir çiftçiyle evlenir (adı belirtilmez). Pierre adında bir oğulları olur; ancak Rougon, Pierre’in doğumundan kısa süre sonra ölür. Adélaïde daha sonra Macquart ile bir ilişki yaşar ve Antoine adlı bir oğlu ile Ursule adlı bir kızı olur. Pierre kasabada güç kazanır ve üvey kardeşlerinin, hatta sonunda annesinin bile, kendisine kalan hatırı sayılır mirastan pay almamasını sağlamaya çalışır.
Olaylar ilerledikçe Zola,