Gönül, Sōseki'nin hayatının son demlerinde kaleme aldığı kurgularından biri. Adından olsa gerek bir aşk romanı okuyacağım diye düşünseniz de sizi bu konuda ters köşe yapıyor.
Gönül -Japonca adıyla Kokoro-, Modern Japonya edebiyatının önemli temsilcilerinden Natsume Sōseki'nin kült eserlerinden biri olarak görülüyor. Ülkesinde Dazai’nin İnsanlığımı Yititirken’iyle birlikte en çok okunan iki romanı ünvanını paylaşıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri; Japonya’da modernleşmenin en yoğun yaşandığı döneme, Meiji Dönemi’ne ışık tutmasıdır. Öyle ki kitabın olay örgüsü, ilerleyişi ve karakterlerin gelişimi bile İmparator Meiji’nin ölümü gibi tarihsel bir olaya bağlıdır.
"Kokoro", kalp, ruh, zihin ve duygu gibi anlamlar içeren bir kelime olarak bilinir. Çoğu dilde bu anlamı karşılayacak bir kelime bulunamadığı için ‘’Kokoro’’ olarak basılmıştır. Neyse ki Türkçemizde ‘’Gönül’’ olarak karşılık bulabilmiş. Kitaptan da anladığımız kadarıyla gönül ile kastedilen, "bağ". Kitaptaki gencin "hocam" diye bahsettiği kişiye hali, tavrı ve yaşı sebebiyle saygı duyduğu bu adamla kurduğu bağdan bahsediyoruz. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde hocam diye bahsettiği kişi ve onun eşi ve anlatıcı rolündeki genci görüyoruz. Bu kısımda daha çok anlatıcı gencin kurduğu bağın yönlerini, sebeplerini, genç için önemini görüyoruz. İkinci kısımda ise gencin hayatına biraz daha dahil oluyor ve ailesinin evine konuk alınıyoruz. Bu bölümde aile ilişkilerinin yanı sıra tarihsel süreçten haberler alıyoruz. Üçüncü ve son kısımda ise hocam diye bahsettiği kişinin itiraf mektubunu okuyor ve onun hayat hikayesini dinliyoruz. Benim için kitabın en can alıcı noktası burasıydı ki birçok okur için de öyle olduğunu tahmin ediyorum. İtirafına başlarken ettiği ağır söz de aslında bunu destekler nitelikte:
Son zamanlarda okuduğum en iyiler arasına rahatlıkla gireceğini düşündüğüm bir kitapla geldim. Miras, bizi bir miras meselesi ile karşılıyor ancak olayların arka yüzü çok farklı. Sonlara doğru gittikçe çarpıcı gerçekler ile yüz yüze kalıyoruz.
Arka kapağında da okuduğumuz gibi biz bir ailenin iç yüzüyle karşı karşıyayız. Miras sadece bu yarayı kaşıyan mesele durumunda kalıyor. Kitabı biz Bergljot adında bu ailenin en büyük kız çocuğundan dinliyoruz. Olaylar da zaten bu kızımız hakkında ve biz aslında onun hikayesine ortak oluyoruz. Travma hikayesi dediğini de maalesef bunu çok da açıklamak istemeden sürprizini kaçırmadan anlatacağım. Bergljot'un babası ile 5 ile 7 yaşları arasında yaşadığı çok ağır bir durum, bu duruma sessiz kalan bir anne ve tabi ki inkar eden bir baba. Daha sonra bu sessizliğe bürünenlere kardeşleri de katılıyor. Zaten aile dinamiğinde Bergljot ve abisi, Brad, diğer iki kız kardeşlerine kıyasla ebeveynlerinden kopmuş ve mesafeli bir duruş sergiliyor. Üstelik diğer iki kız kardeş bu iki kardeşe kıyasla aileden sevgi ve bağlılık konusunda daha fazla nasiplenmiş.
Travma sebebi olayı biz tek taraflı görüyoruz, Bergljot ve çocukları, özellikle de en büyük çocuğu Tale açısından çünkü diğer çocuklar bu konuda daha sessiz gibi görülüyor, bize travma sonucunda olanları ve yaşanılanları resmediyor.
Miras meselesi de şöyle başlıyor aslında, zaten kitap babam öldü diyerek başlıyor. Bana bu konuda Camus'nün "Yabancı"sını anımsattı, o da nasıl garip bir şekilde gökten düşer gibi annem öldü diyerek başlıyorsa Hjorth da babam öldü diyerek başlamış kitabına. Babanın ölümü ile kardeşlerin arasında bir anlaşmazlık yaşanıyor ancak bu anlaşmazlıkta aslında Bergljot pek oralı değil aslında, hatta bana neden miras bıraktı ki diyebilecek kadar umursamaz, onu asıl