LeylinLeyla

İlkel ve yabanıl işçiyle modern işçiyi karşılaştıracak olursak, yabanıl işçi daha zengin olamaz mıydı? Rousseau’nun zenginlikle ilgili savı belirli bir teze dayanıyordu: Zenginlik, illa ki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu. Asıl zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmaktı. Varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi; arzularımıza bağlıydı ve göreceliydi. Paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda fakirleşiyorduk; kaynaklarımız ne olursa olsun. Ancak elimizdekilerle yetinebiliyorsak, sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun, aslında zengindik. Rousseau’ya göre insanları zengin etmenin iki yolu vardı: Onlara daha çok para vermek ya da arzularını sınırlandırmak. Modern toplumlar ilk bakışta ilk seçeneği gerçekleştirmiş gibi görünüyorlardı. Ancak bireylerin iştahını sürekli tetikleyerek bu başarılarını yetersiz kılmışlardı. Kendini zengin ve varlıklı hissetmenin en etkili yolu belki de daha çok para kazanmaya çalışmak değildi. Bizimle eşit şartlarda yaşıyormuş gibi görünen, ancak zaman içinde bizden daha zengin hale gelen insanlarla aramıza (pratik ve duygusal olarak) mesafe koyabilmekti. Enerjimizi daha büyük balıklar haline gelmeye çalışmak yerine, etrafımıza daha küçük yoldaşlar toplamaya yoğunlaştırabilirdik. Yan yana geldiğimizde kendi boyumuzun bize iç sıkıntısı yaratmayacağı arkadaşlar edinmeliydik. Modern dünyada, geçmişe göre gelirimiz daha fazla gibi görünebilir; ancak modernitenin getirdiği zenginlik yalnızca bir görüntüdür. Aslında artık daha fakiriz. Çünkü beklentilerimiz fazlasıyla tetiklenmiş, paramızın yettiğiyle elde edebildiklerimiz arasında derin bir uçurum oluşmuştur. Olduğumuz kişi ile “aslında olabileceğimiz” kişi arasında dağlar kadar fark vardır artık. Modern toplumlar, yabanıl bir insana kıyasla çok daha güçlü bir
Sayfa 72·Kitabı okuyor
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bir mektuba başlıyorum, tekrar başlıyorum, gitmiyor bir türlü, yerimde sayıyorum: Ne demeli, nasıl demeli? Artık kime yazdığı­ mı bile bilmiyorum. Gerekli tonu ancak tutku ya da ilgi hemen bu­labilir. Ne yazık ki kayıtsızlık dile karşı ilgisizlik, sözcüklere karşı duyarsızlıktır. Oysa sözcüklerle teması yitirerek varlıklarla da te­ması yitiriyoruz.
Çocuklar ana babalarına karşı gelirler, gelmeliler; ana babala­rın yapabilecekleri bir şey yoktur. Çünkü genel olarak canlılar ara­sındaki ilişkileri belirleyen bir yasaya tabidirler: Herkes kendi düşmanını doğurur.
Dağarcığımdaki sözcükleri art arda ortadan kaldırdım. Kıyım bittiğinde tek biri sağ kaldı: Yalnızlık. Mutlu uyandım.
Özgür olduğumu hissediyorum, ama özgür olmadığımı biliyo­rum.