“bir anda garip bir huzur, bir sarmaşık gibi sarışan taşkın, arsız bir mutluluk duydu. sanki kırk yıldır tanışıyorlardı, sanki onun yanında insanın canı hiç sıkılmazdı ve sanki onun yanında insana bir şey olmazdı.”
“hadi” dedi ismail’e. “bul bakalım kafiyelerini: âh.”
ismail bir çırpıda saydı: “râh, ervâh, gâh, tecelligâh, agâh, nigâh, ikrâh, iflâh..”
biraz düşündü, ekledi:
“günâh da âh kafiyelidir. o da siyâh’la, simsiyâh’la, vâh’la, eyvâh’la. lâkin hepsi de allah’la. âh’tır kafiyelerin en güzeli.”