Hayatımız dikkatimizi verdiğimiz şeylerden oluşur. Dikkatini verme eylemi, kişinin yaşam kalitesini gösterir. Kitap
Kuş gözlemcisinin gözlem yaparken yaşadığı deneyimleri anlatıyor.
Romain Gary; çok zor geçen çocukluk ve gençlik yılları, Ukrayna’dan Fransa’ya sadece annesiyle göçmen olarak gidip ikinci sınıf vatandaş olmanın bütün zorlukları, bunların üstesinden gelmek için inanılmaz irade gösteren muazzam bir anne (bu yaşadıklarını Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı adlı biyografik romanında anlatır ki halen okuduğum en iyi romanlardan biridir), ikinci Dünya Savaşı’nda Fransa kuvvetlerii’nde pilotluk yılları, sonrasında Dışişleri Bakanlığında muhtelif yerlerde elçilik görevleri, ve “Polonya’da Bir Kuş Var” adlı romanıyla gelecekteki çok büyük bir yazarın ayak sesleri…
Uçurtmalar adlı romanı, romanlarına getirilen eleştirilerden sonra bir meydan okuma ile Emil AJAR mahlasıyla yazdığı romanlardan biridir. Çok katmanlı, hem aşk, hem savaş, hem de özverinin temel alındığı, 2. Dünya Savaşının hemen öncesinden başlayıp savaşın bitimine kadarki tarih aralığını kapsayan son derece etkileyici bir roman. İçinde neler yok ki; soylu bir aile ve bu ailenin fettan kızı Lili ile köyde yetişen delikanlının inişli çıkışlı aşk hikayesi, Fransız direnişçilerinin vatanseverlik öyküleri ve ille de unutulmaz karakter, hümanist, uçurtmacı Ambroise Flury. Bu kadar etkileyici bir karakteri çok az romanda gördüm.
Romain Gary’nin en iyi romanlarından biri, beni çok etkiledi. Kesinlikle tavsiye ederim.
UçurtmalarRomain Gary (Emile Ajar) · Sel Yayıncılık · 2025175 okunma
Zeki Bulduk’un kaleme aldığı "Sevgili Mayakovski - Tahran'dan Mektuplar" üzerine konuşacak, üzerine derin derin düşünülecek çok şey sunuyor bize. Kitabın mektup formunda yazılmış olması, okuyucuyla yazar arasındaki mesafeyi tamamen sıfırlamış. Yazar burada Mayakovski’yi bir alıcı, bir dert ortağı olarak seçiyor. Ona Tahran’dan seslenirken, aslında modern insanın yalnızlığını, devrime, aşka ve hayata dair kırgınlıklarını anlatıyor.
Mayakovski hayatı boyunca Lili Brik’e olan hastalıklı, tutkulu aşkı ve sistemle olan kavgaları yüzünden ruhunu hırpalamış ve nihayetinde kalbine bir kurşun sıkarak hayatına son vermişti. Tahran ise sokaklarında hem büyük aşkları hem de büyük siyasi acıları, devrimleri ve hayal kırıklıklarını barındıran bir şehir. Yazar, Tahran'ın o hüzünlü, tozlu sokaklarında yürürken Mayakovski’nin trajedisini yanı başında taşıyor.
Zeki Bulduk, coğrafyaların ruhunu okumayı ve bunu edebiyata aktarmayı çok iyi bilen bir kalem. Cümleler adeta bir ney sesi gibi naif ama bir o kadar da sarsıcı. Bu mektuplar sadece Mayakovski'ye yazılmamış; yazarın kendi içine, kendi geçmişine ve inançlarına tuttuğu bir ayna.
Kesinlikle kütüphanede özel bir yeri hak eden, bittiğinde bile kapağına bakıp seni derin düşüncelere daldıracak bir eser. Tavsiyemdir.
Bir İslamcı yazar, ateist bir devrimci şaire mektup yazar mı?
Yazar… ve ortaya insan kalma rehberi çıkar.
Kitabın kalbi tek bir cümlede atıyor: “Ben bu dünyaya insan olmaya geldim...”
Etrafımız ideolojilerle, kimliklerle, “taraf tutma” zorunluluğuyla o kadar doldu ki, insan kalmak neredeyse direniş oldu.
Yazar, bunu anlatmak için en beklenmedik yolu seçiyor: Ateist, devrimci, küfürbaz bir şaire yazmak. Vladimir Mayakovski.
Peki İslamcı bir yazar, Tanrı’yı inkar etmiş bir şaire neden dert yanar?
Cevap basit: Mayakovski yalan söylemiyor. Zeki Bey'in aradığı da bu samimiyet.
Ve işte kitap orada cesurlaşıyor. Yazar, genel insanlığın yozlaşmasını anlatmakla kalmıyor, aynayı kendi mahallesine de çeviriyor: tarikatlara, şeyhlere...
Okur olarak bu mektuplarda sadece Rus Devrimi’ni ya da Lili'e olan o büyük aşkı değil; insanı içine çeken çok cesur bir dertleşme hikayesini görüyorsunuz.
İdeolojilerin insanı "merhamet ve adalet" paydasında nasıl birleştirebileceğini anlatan bu kısa ama çok sarsıcı eseri mutlaka okuma listenize eklemelisiniz.
Osman Balcıgil’in Melek Terörist Fahişe, bizi 1970’lerin karanlık ve kaotik Türkiye’sine götüren; siyaset, mafya, medya ve yeraltı dünyasını iç içe geçiren sürükleyici bir dönem romanı.
Roman, Holly, Iris ve Lili adında tek bir kadının etrafında dönüyor gibi görünse de aslında dönemin toplumsal ve politik atmosferini anlatıyor. Kitap, ASALA saldırıları, yeraltı dünyası ve Matilt Manukyan gibi tarihsel figürleri de kurguya dahil ederek gerçek ile kurmacayı harmanlıyor ve soluksuz bir şekilde okuyoruz.
O dönem yaşananlar zaman zaman olayların önüne geçiyor; bu nedenle bazı bölümlerde roman değil de belgesel izliyormuş hissi oluşabiliyor. Yazarın eklediği notlarla olaylara ve döneme daha yakından tanıklık ediyoruz.
Osman Balcıgil’in dili her zamanki gibi sade ve akıcı yine gazeteci kimliğinin etkisini hissettiren bir roman olmuş.
Yine de Osman Balcıgil’in diğer kitaplarına kıyasla bu roman bana biraz farklı geldi. Yazarın özellikle biyografik eserlerini daha etkileyici buluyorum, gerçek yaşam hikayelerini anlatırken kurduğu derinlik ve duygusal bağı daha çok seviyorum. Bu kitapta kimsenin hayatı ile bağ kuramıyoruz, Matilt Manukyan’ın adı geçse de eser onun hayatını anlatmıyor, kişilerden çok dönemin olaylarına odaklanıyor.
Genel olarak keyifle okuduğum, temposu yüksek bir romandı. Osman Balcıgil’in kalemini seven ve yakın tarihin politik atmosferiyle harmanlanan sürükleyici romanlardan hoşlananlara tavsiye ederim.
Bəzi kitablar vardır ki, oxunmaq üçün öz vaxtını gözləyər. Bu kitab mənə hələ 2021-ci ildə hədiyyə edilmişdi. Lakin o dövrün şərtləri, keçən ilin imtahan qayğıları və digər kitabların sıxlığı arasında bu əsərə bir növ "borclu" qalmışdım. Nəhayət, bu il may ayının ilk kitabı olaraq "İki seçim"i bitirməyin hüzurunu yaşayıram.
Kitab haqqında kiçik bir araşdırma edəndə gördüm ki, əslində çox böyük bir potensiala sahib olsa da, hələ ki, geniş oxucu kütləsi tərəfindən kifayət qədər kəşf edilməyib. Hətta bu platformada belə kitab qeyd olunmamışdı.
Münasib Niftalıyev kitabı əlavə etdiyiniz üçün təşəkkür edirəm.
Kitab 2003-cü il təvəllüdlü gənc bir yazarın qələmindən çıxıb. Belə gənc yaşda tariximizin ən mürəkkəb və qaranlıq məqamlarına — 1905-ci il hadisələrinə, "Difai" partiyasının gizli mübarizəsinə toxunub.
Roman bizi XX əsrin əvvəllərinə, Gəncənin o təlatümlü günlərinə aparır. Avropada təhsil almış Kazım Həsənovun timsalında bir insanın vətən sevgisi ilə şəxsi rahatlığı arasındakı o ağır sınağını izləyirik. Müəllif bizə "vətən sadəcə doğulduğun yerdir, yoxsa uğrunda hər şeydən keçə biləcəyin bir amal?" sualını düşündürür. Kazımın qarşısındakı o "iki seçim" əslində hər birimizin daxili mübarizəsidir.
Tarixi hadisələri sevən, xüsusilə Azərbaycanın milli oyanış dövrü ilə maraqlanan hər kəs üçün bu kitab maraqlı bir tapıntıdır. Nargin adasından tutmuş Alman koloniyalarına qədər maraqlı detallarla zəngin olan bu əsərin daha çox tanınmasını və gənc yazarlarımızın bu cür ciddi mövzulara müraciətinin dəstəklənməsini arzu edirəm.
Gec də olsa, bu kitabı rəfimdən götürüb oxuduğum üçün çox şadam. Əgər siz də həm tarixi, həm də mənəvi dram janrını sevirsinizsə, "İki seçim"ə şans verin.
İki SeçimHüseyn Əlili · Hədəf Nəşrləri · 20201 okunma