Böylece insanın benliğine ihanet ettiği, sürekli bir döngü başlar. Biz pes ettikçe ve idare ettikçe öfkemiz de artar. İçimizdekileri baskı altına aldıkça, öfkemizi dışarı vurduğumuzda volkanik bir patlama oluşacağına dair korkumuz artar. En sonunda patladığımızda öfkemizin gerçekten mantıksız ve yıkıcı olduğu yolundaki korkularımızı haklı çıkarmış oluruz. Böylece diğer insanlar da bizi nevrotik olarak damgalarlar, asıl sorun bastırılmış olur ve aynı döngü yeniden oluşur.
“İyi” davranmaya devam ettikçe içimizde bir öfke ve hiddet deposu oluşur. Yaşamımız pes etmekten ve idare etmekten ibaret kaldığında, başka insanların duygu ve tepkilerinin sorumluluğunu yüklendiğimizde, kendi gelişimimizi sürdürmek ve kendi yaşamlarımıza nitelik kazandırmak şeklindeki asıl sorumluluğumuzu feda ettiğimizde, ilişkiyi sürdürmek benlik sahibi olmaktan daha önemliymiş gibi davrandığımızda, öfke kaçınılmaz olacaktır.
Öfke, hissettiğimiz bir şeydir. Her zaman bir nedeni vardır ve ilgi görmeyi hak eder. Hepimizin, her şeyi hissetmeye hakkı vardır ve öfke de buna istisna değildir.
Öfke haklı ya da haksız, anlamlı ya da yararsız değildir. Öfke sadece vardır. “Öfkemde haklı mıyım?” diye sormak, “Susamaya hakkım var mı ki? Ne de olsa daha beş dakika önce su içtim; demek ki susamaya hakkım yok. Zaten şu anda su
içemeyeceksem, susamamın ne anlamı var?” demeye benzer
Öfkeli kadınlar başkaları için neden bu denli tehlikelidirler? Çünkü eğer kendimizi suçlu, baskı altında ya da güvensiz hissedersek, olduğumuz yerde kalırız. Sadece kendimize karşı eyleme geçeriz ve kişisel ya da sosyal değişim yaratma çabasında olmayız. Öfkeli kadınlarsa, feminizmin son on yılında da görüldüğü gibi, hepimizin yaşamını sorgulayabilir, hatta değiştirebilirler. Oysa değişim, etkin bir şekilde değişim yaratmaya çalışanlar için bile, endişe verici ve güç bir iştir.