Hayat sanki sadece gözlerimin eriştiği yerlerden, içinde yaşadığım zamandan ibaretti. Sanki dünyada, beni işime götüren tozlu veya çamurlu yoldan, kerpiç duvarlardan ve ne söylediklerini yarım saat sonra bile hatırlamaya imkan olmayan birkaç iyi kalpli arkadaştan başka bir şey mevcut değildi...
Belli bir zaman sonra yaşlanıp kocayacağını ve sonunda ölüp gideceğini bilmesek, dünya güzeli bir kızı hiç de o kadar güzel bulmazdık belki. Güzel bir şey güzelliğini hiç yitirmese, hep güzel kalsa, bu kuşkusuz sevindirirdi beni; ama öte yandan ona soğuk bir şey gözüyle bakar, içimden şöyle geçirirdim; Bugün onu görmen şart mı, nasılsa bir yere kaçtığı yok. Oysa yıkılıp gidecek, her zaman aynı kalmayacak bir şeye baktım mı, haz duyduğum gibi acıma da hissederim.
Sık sık düşünürüm: En güzel, en sevimli şey, endamı yerinde şöyle sarı saçlı körpecik bir kızdır, derim. Ama doğru değildir bu, çünkü çok sık öyle olur ki, siyah saçlı bir kız neredeyse daha güzel görünür gözüme. Ve sonra, yine öyle olur ki, yükseklerde tam bir özgürlük içinde süzülen güzel bir kuş görür, en güzel, en sevimli şey bu kuştur derim. Bir başka sefer de diyelim kanatlarında göz göz kırmızı beneklerle bir kelebekten yad a her şeyin parıldadığı ama göz kamaştırmadığı, her şeyin işte öylesine şen ve masun göründüğü bir akşamüzeri gökyüzündeki bulutlara vurmuş güneş ışığından daha harikulade bir şey olamaz, diye geçiririm içimden.