Nerede hayallerin? Yıllar ne çabuk geçiyor, ve yine soruyor kendine: "Ne yaptın bunca yılı? En iyi zamanlarını nereye sakladın? Yaşadın mı, yaşamadın mı?" Baksana, diyor kendine, baksana! Yeryüzü nasıl soğuyor... Daha yıllar geçecek ve peşinden kasvetli yalnızlık gelecek. Bastonlu, titrek yaşlılık gelecek. Peşinden de sıkıntı ve bunaltı... Fantastik dünyan ağıracak, donacak. Hayallerin kaybolacak ve ağaçlardan düşen sarı yapraklar gibi dökülecek.
Ne çok insan yüzü varmış da hiç farkına varmamışım. Bir sürü insan var, fakat yüzler daha da fazla; çünkü her insanın yüzü birkaç tane. Aynı yüzü yıllar yılı
taşıyanlar var; tabii eskir bu yüz, kirlenir, kıvrımlarından açılır, yolculukta giyilen eldivenler gibi bollaşır. Tutumlu, basit kimselerdir bu gibiler; yüzlerini değiştirmez,
temizlemeye bile vermezler. Nesi varmış derler ve kim onlara bunun aksini kanıtlayabilir? Şimdi madem birçok yüzleri var, ötekilerini ne yaparlar sorusu gelir akla. Saklarlar.
Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden, her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim. Her şey şimdi oraya gidiyor. Orada neler olup bittiğini bilmiyorum.
Bize “bencil”, “olgunlaşmamış”, “benmerkezci”, “asi”, “kadınsı olmayan”, “nevrotik”, “sorumsuz”, “vermeyi bilmeyen”, “soğuk” ya da “iğdiş edici” gibi adlar takabiliyorlar. Kişiliğimize ve kadınlığımıza yapılan bu tür hakaretlere çoğumuz dayanamayabiliriz. Değer ve kimliğimizin sevme ve sevilmemize bağlandığı düşünülürse, çekiciliğimizin ve kadınlığımızın sorgulanması bizi harap edebilir. Bu durumda, diğerlerinin onayını kazanmak amacıyla özür dileyen bir havayla doğru yerimize dönmek tabii ki çekici gelecektir.