Hayatın o mustarip olduğu kötülükleri arasında bir aşk var diye ruhunun bütün arzusuyla ona sarılmışken ondan da böyle küçümseme ve uzaklaştırma görmesi o kadar acı geliyordu ki bu emellerinin tükenişi içinde tekrar, "Ah eylül... eylül...
Hayatın saadeti bilmemekte, anlamamakta... Halbuki onu yaşayıp bilmemek mümkün değil... Bir kere eylül geldi mi? Nafile... Hiçbir ümit..." diye inliyor ve önündeki hayatı uzun, renksiz, yorgun günlerle dopdolu görerek sabır ve tahammüle muktedir olamayacağını zannediyordu.
Zaten bir saadet değil miydi, böyle birbirlerini son dereceye kadar, ölümlere kadar sevmeleri, birbirlerine dünyayı feda edeceklerini her bakışta, her nefeste tekrar edip anlatmaları, sevildiğini, sevdiğini bununla mesut ettiğini bilerek yaşamaları zaten bir saadet değil miydi?
Ah onu nasıl bir şey zannetmişti, halbuki hep, hep boştu; şöhret, arzu, aşk... Hepsi, hepsi boştu. Tutunacak, hayatta yardımcı olacak hiç, hiçbir şey yoktu. Yokluktan başka hiçbir şey hakiki, hiçbir şey sonsuz değildi.