Eylül... Birkaç gün hava ne kadar güzel olsa, bu kadarcık fani güzelliğe bile
minnettar olmak gereken bir ay; içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, o güzel havaların, devamlı yazın artık nasıl geçmiş, sadece bir mazi olmuş olduğunu hissettiren bir üzüntü ve hasret ayı. Onun hayatı da öyle değil miydi? Son günlerin güzelliğiyle beraber, şimdi yine imkansızlığa, yine hüzün ve kasvete düşmemiş miydi? Tıpkı şimdi düşündüğü gibi, nasıl yaz elindeki saadetten habersiz geçip ilk kış hücumuyla üzülürse, o da demin anlamamış, özlememiş miydi? Tekrar hayatına başlamak arzusu, bugün tekrar yaz olmak isteği gibi değil miydi? Bir senedir onu harap eden endişelerin, kederlerin ne olduğunu artık iyice görüyor, "İşte benim eylülüm!" diyordu.
Etrafına bakıp, "Lakin nasıl yaşıyorlar yarabbim, sevmeden, sevilmeden nasıl yaşanıyor?" diye şaşırıyordu. Evet, nasıl yaşamıştı? O zamana kadar kendisi nasıl yaşamıştı? Fakat hayatı nasıl bir çöldü.
Ah, dünya ne güzel yarabbim, dünya ve hayat ne kadar güzeldi ve iyiydi... Yağmur? Lakin yağmurun ne ehemmiyeti vardı? İnsan mesut olduktan, sevdikten, sevildikten sonra her şey boştu. Sade aşk, ah sade bir Suat vardı...