Ancak kendilerinin birbirini mesut edeceğini, ettiğini bilmekten doğan bir ihtiyaçta, beraberken ve ayrı bulunurken hep birbirini düşünüp mesut olduklarını anlatan bir güvenle, vedaları bile bir saadet oluyordu, onlar birbirinden ayrı bulunmakla ayrılmış olmuyorlardı.
"Ah kadınlar, kadınlar, siz sadece aşkınıza, sadece fedakarlık yüceliğine düşkün ve mağlup olup hummalı ve mesut yanarken erkeklerin kalbinde ne çirkin, ne hain, ne garip hisler olduğunu bilesiniz..."
Aşktan başka her şeyin boş olduğunu düşünüp hayata sarılarak bundan verebildiği kadar, alınabildiği kadar zevk ve saadet almak hırs ve ateşiyle, hayatının müsaade edeceği kadar yaşamak ihtiyacıyla coşarak yürüdü.
Halbuki işte onda yaşamak için daha şiddetli bir arzu, saadetten mahrum olmamak, hayatını kaçırmamak için derin bir ihtiyaç, gerekirse mücadele kabiliyeti vardı. Fakat her şey boş değil mi? Ne olsa, ne yapılsa kış gelmeyecek mi? Ya gelinceye kadar... Hiç mi, hiç mi bir şey yapılamaz? Böyle görerek, anlayarak, bile bile hayat ve saadetten vazgeçmeye tahammülden başka bir şey mümkün değil mi?
Evet, her şey çürüyor, her şey... İnsanlar da çürümeyecekler mi? Eylülde sanki bahara hasret çeken mahzun bir tazelik, sanki üzerine çöken kışın, kendini yok etmek isteyen sonbaharın aksine kalıcı olmak, tekrar bahar olmak mücadelesi vardır. Fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden mahrum olmaktan başka kendisinde de dayanacak güç kalmamış ve tabiat bunu anlamış gibi acı bir keder ve tefekkürle, üzerine çöken tenhalığın, matemin acıklı sonuyla düşünüyor; sanki ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne kadar dayanırsa dayansın, kışın kazanacağını, artık her şeyin, her ümidin bittiğini, buna tahammül gerektiğini anlamaktan dolayı bir ümitsizlikle ağlıyordur. Ne renk, ne koku... İşte yapraklar ölüyor... Rüzgar insafsız, yağmur inatçı, her şey çürüyor, oh, her şey çürüyor...