Bu kitap tam olarak şu hissi veriyor:
“Hayatım boyunca beni kim, neye göre ölçtü ya?”
Okurken bir noktada fark ediyorsun ki:
Okulda notlarla ölçülmüşsün
İşte performansla ölçülmüşsün
Sosyal hayatta bile “yeterince iyi misin terazisine konmuşsun
Ve Evrim Kuran diyor ki:
“Belki de sorun sende değil… cetvelde.”
Kitabın en eğlenceli tarafı burada başlıyor. Çünkü klasik kişisel gelişim kitapları gibi “hadi kalk, başar!” demiyor.
Aksine biraz sinsi bir şekilde sistemi sorgulatıyor.
Okurken Yaşanabilecek Muhtemel Durumlar
“Ya ben gerçekten başkalarının ölçüsüne göre mi yaşıyorum?” krizi
Eski öğretmenleri mental olarak geri çağırma
LinkedIn profilini sorgulama isteği
“Ben neye göre başarılıyım?” diye boşluğa bakma
Ama güzel olan şu:
Kitap seni dibe çekmiyor, farkındalık + hafif bir özgürleşme hissi bırakıyor.
Bu kitap sana şunu yaptırıyor:
Kendi cetvelini fark etmeni
Başkalarının cetvelini sorgulamanı
Ve en önemlisi: Belki de cetveli tamamen bırakmanı
adora yağmur'un varislerin oyunu ve acıların hükümdarı (yarım) kitaplarını okumuştum. o seriyi tamamlamamıştım çünkü yazım dilini hiç beğenmemiştim. yazarların kalemlerinin de tıpkı kitapta yaşananlar gibi bana bir şey hissettirmesini beklerim ve eğer bu 'kalem' bana olumsuz duygular hissettirirse konu her ne kadar iyi olursa olsun o kitaptan soğurum. bu sebepten ötürü yağmur'un wisteria serisini hiç bitirmedim ve zirve ötesine de hiç başlamadım, ta ki külden reverans çıkana dek.
külden reverans alarak seriye sonundan bir giriş yaptım çünkü kitabın bale teması olması beni hassas bir noktamdan vurdu. yukarda da adora yağmurun yazımına dair düşüncemi az çok belirttim ve bu kitabı alırken bundan ötürü çekiniyordum. yine de en son okuduğum kitabının üstüne birçok kitap çıkardığı için belki de önyargılıyımdır diye düşündüm ve kitaba şans vermek istedim. bu incelemeye böyle bir giriş yaptığıma göre belli ki düşüncelerim bir önyargıdan ibaret değilmiş.
külden reverans özelindeki duygularımdan önce çok kısa bir şekilde serinin tamamına dair bir düşüncemi söylemek istiyorum: bu isimler nedir allah aşkına? hayatımda
okuduğum en beni kendinden iten isimler bunlar. zirve ötesi de ne? özel fitnat koleji koysa daha az yapmacık durur. karza, tamay, akay? bunlar ne böyle, 2026 en güzel ve en modern bebek isimleri listesi mi? yağmurun bu seriye ilk başlarkenki düşüncesinin tamamen klişelerden oluşan bir kitap yazmak olduğunu biliyorum -her ne kadar desteklemediğim bir amaç olsa da- ama yine bunlar ne böyle? klişe kitaplar yanında kötü isimlerle beraber set halinde mi geliyor? klişe isim ve kötü isim aynı şey değildir.
kitaptaki diyaloglar amerikan dublaj + kötü çeviri türkçesi gibi. kitabı elime aldığım ilk anlardan itibaren beni biraz itti bu durum. "güz, bu herkes. herkes, bu güz"
"Ben hasta bir adamım... Gösterişsiz, hınçlı bir adamım." Yeraltından Notlar
Dostoyevski bu girişle sadece bir karakteri değil, modern insanın bilinçaltını ifşa etmiştir. Bizler; gündüzleri Kristal Saraylarda (Plazalar, Instagram, LinkedIn) rasyonel, başarılı ve mutlu görünmeye çalışan; geceleri ise o yeraltına inip kendi yetersizliğiyle, öfkesiyle ve yapamamazlığıyla dişlerini gıcırdatan modern zaman fareleriyiz.
Neden Bu Kitap Bir Sistem Hatasıdır?
Bir yazılımcı olarak neden-sonuç ilişkisine inanırım. Ancak Yeraltı Adamı, masaya bir balyozla vurur ve der ki: "İnsan bir piyano tuşu değildir."
Eğer evren sadece matematikten ve akıldan ibaret olsaydı (2x2=4), o zaman tüm insan davranışları önceden hesaplanabilir, bir logaritma cetveline dökülebilirdi. O zaman özgür irade bir yalan olurdu. Yeraltı Adamı, sırf kendi iradesi olduğunu kanıtlamak için bile bile hata yapmayı, bile bile kendine zarar vermeyi, o mükemmel sistemi kusmayı seçer.
Okurken Yüzleşeceğiniz 3 Rahatsız Edici Gerçek:
1. Acıdan Haz Almak: Diş ağrısından haz duymak... Kulağa sapkınca geliyor değil mi? Ama kendi hayatınızı sabote ettiğiniz, o toksik ilişkiyi sürdürdüğünüz veya kalkıp çalışmak yerine sabaha kadar tavanı izlediğiniz anları düşünün. Belki garip gelecek ama 1 aylık askerlik sürecimde tavanı izlerken bunu bizzat yaşadım. İşte bu, Yeraltı Adamı'nın zaferidir. Mantıksızdır ama size aittir.
2. Duvar Metaforu: "İmkansızlık bir taş duvardır" der. Sıradan insanlar duvara gelince durur. Yeraltı adamı ise duvarı delemeyeceğini bilse bile, o duvarla barışmaz, kafasını o duvara vurmaktan vazgeçmez. Bu bir aptallık değil, trajik bir direniştir. Çünkü sonuç ne olursa olsun, duvara rağmen çabalamaya devam etmek zorundayız.
3. Çok Bilmek Bir Hastalıktır: "Her türlü bilinç bir hastalıktır" der
José Saramago’dan okuduğum ilk kitap maalesef bu eser oldu.
Maalesef diyorum çünkü bu kadar umut vadeden bir başlangıcın, beni bu denli hayal kırıklığına uğratan bir sona ulaşabileceğini hiç tahmin etmezdim.
Kitapta, ismi verilmeyen bir ülkede yedi ay boyunca tek bir ölüm vakasının dahi yaşanmamasının yarattığı toplumsal kaosu okuyoruz. Özellikle giriş bölümlerinde; iktidar, kilise (dini kurumlar), meslek örgütleri, medya, hastaneler, huzurevleri ve sigorta şirketleri gibi toplumu ayakta tutan kurumların bir kriz anında nasıl refleksler gösterebileceğine dair güçlü ve zekice bir hiciv sunuyor yazar. Saramago, bu kurumların ahlaki ve yapısal kırılganlıklarını oldukça "hoş" bir biçimde gözler önüne seriyor.
Bunun da ötesinde, yazar çok önemli bir sorunsalı tartışmaya açıyor: Yüzyıllardır insanlığın köşe bucak kaçtığı, ondan kurtulmanın yollarını aradığı “ölüm” gibi kaçınılmaz bir normun bir anda ortadan kalkması durumunda, onu bile özleyebileceğimiz hiç aklımıza gelir miydi? Bu bölümlere kadar okurken, “Sanırım Saramago’nun neden bu kadar iyi bir yazar olduğunu anlamaya başlıyorum,” dedim. (Sonra da bu sözümü bir sonraki eserini okuyana kadar askıya almaya karar verdim.)
Ancak ölümün geri dönüşüyle birlikte hikâyenin bambaşka ve bana göre fazlasıyla zorlama bir yöne evrilmesi, beni ciddi anlamda bir hayal kırıklığına uğrattı. Spoiler vermemek adına ayrıntıya girmeyeceğim; fakat bu noktadan sonra anlatı giderek saçma bir hâl almaya başladı. Kitabı yarım bırakmakla, sırf başladığım için bitirmek arasında gidip geldim ve ancak kendimi zorlayarak ve biraz da atlayarak kitabın sonuna ulaşabildim.
Sonuç olarak, Saramago ile ilk tanışma kitabı olarak bu eseri önermiyorum. Hatta özellikle daha önce hiç Saramago okumamış olanlara “aman siz yapmayın” diyor ve susuyorum.
Kaan Gülten’i LinkedIn üzerindeki birinci en etkin insan olarak tanımıştım ve oradaki paylaşımları duvara asmalık, üzerine hayatı yönlendirmelikti ancak ne yazık ki kitabı aynı verimi sağlamadı. Evet kafasında girişim olan insanlar için yarar sağlama kısmı olabilir. LinkedIn paylaşımlarına göre çok sönük geldi. LinkedIn’deki paylaşımlarına bakmanızı öneririm.
spoiler
her şey iyi güzel de linkedin gibi bir uygulamanın var olduğu dünyada adamın çalıştığı şirketin ortaklarından olduğunu nasıl bulamazsın bir de adamın adını arattığını söylüyorsun yani
Aşk ÇıkmazıAli Hazelwood · Nemesis Yayınevi · 20231,616 okunma