Mutlu olmak kısır insanın tek derdi. Öyle olsa bile sürekliliği mümkün değil, mümkün olmamalı da. Bir şeyin varlığı yokluğuyla ölçülür. Hiç değilse arasıra mutsuz olmalısın ki mutluluğu bilebilesin. İnsanın arayışı bitmiyor. Arayış ancak ölüm geldiğinde bitecek. Benim derdim mutlu olmak değil, gerçek olmak. Mutluluk aslolanı, huzuru, içsel barışı getirmiyor. Onu bize verecek tek şey yüreğimizdekilerin özgür kalması. Bu da acı verici olur ve insan acı çekmeyi arar. Acı çekmeden sanatçı olunur mu? Sanatçı, çektiği acıyla üretiyor.
Bu yaşamda en kötü ölürüz, fazlası yok. O yüzden yalanı yaşamayı seçmek, birkaç gün ömrü kalmış insanın ‘ben iyiyim hiçbir şeyim yok’ demesinden çok da farklı değil. Yalanı yaşayarak mutlu olamazsın. Biliyorum ki uyanıyorsun.
Tutkusu, uykuyla takas edilebilecek kadar güçlüydü. Gece insanları, gündüz insanlarından farklı bir dünya yaşıyor olabilir miydi? Zümrüt, kendini bildi bileli geceyi gündüze, gece insanlarını gündüz insanlarına tercih ediyordu. Gündüz, gece için vardı. Gündüzü dolduran gürültü ve kalabalık, gecenin özgürlüğü için bir araçtı.
Ne yaparsan yap insanlar seni yargılayacak. Ya İsa’nın çarmıha gerilmesi gibi ‘sacrifise-fedakarlığı’ her gün yapacaksın ya da vicdanın anahtarlarını elinde tutacaksın. Ya kendinden vazgeçeceksin ya da yalanı yaşamaktan. Neden yalanı seçiyor insan?