İnsan, hiç gitmeyeceği yanılsamasıyla yanındakini unutmaya başladığında, avucunun içindekinin kayıp gitmesine defalarca tanık olsa da elindekinin değerini bilmeyi öğrenemiyordu bir türlü. Bazen de göz göre göre tüketiyordu sahip olduklarını. Hep bi sonrasını merak ederek, hep diğerini ve hep daha fazlasını isteyerek…
Şehrin sokakları çok kalabalık… Büyük çarpık binaların ve bitimsiz koşturmacanın içinde kayboluyordu insan. Gürültü, karmaşa… Şu gökdelenleri, uçakları, gelişmiş teknolojiyi ‘’uygarlık’’ diye adlandırmak nasıl bir budalalık hali… Uygarlık insanın yücelmesi… Uygarlık bir bütün… İnsanların silahla öldüğü, din savaşına koştuğu, açlığın fakirliğin hüküm sürdüğü bir dünya nasıl olur da ‘’uygar’’ sayılabilir?
En büyük aşk belki de hiç bulunamayacak olana duyulan aşktı, onunla karşılaşana dek süren… Hatta belki de aşka aşık olmaktı en güzeli. Çevresindeki onlarca insan, birlikte olduğu insanların gözlerinin içinde bulduğu aşkı değil, aslında karşılaşma ihtimali mümkün olmayan aşkı bekliyor, tarif ediyor, düşlüyordu. Hayatında olan insanın üzerine, sahip olmak istediği aşkın elbisesini giydiriyordu. Bu elbisenin ona uygun olup olmadığıyla ilgilenmiyordu bile.
Bu yüzden de beraber oldukları insanla ilgili söylenmeleri, yakınmaları hiç bitmiyordu, sanki her biri silah zoruyla birliktelermiş gibi… Dünyevi aşk anlaşmalar üzerine kuruluyken, insanoğlu yanında olmayan bir aşk için yaşıyordu sanki…
Dile getirilemeyen, yaşanılmayan aşklar, yaşananlardan daha fazla yorar… Yarım kalmış aşklar kadar acı verir hiç başlamamış olanlar. Hele ki yanı başındaysa, gözünün önünden geçip gidiyorsa… Yıllar da geçse üzerinden, yaşanılmamış olan sende yaşamaya devam eder. Zihninde sorularla, her anındaki ‘’keşke’’lerinle ve damarlarını titreten yüreğindeki ateşle.