“Hint meçhule açılan kapıydı; meçhule, yani insana. Dört yıl ganj kıyılarında vecitle dolaştım, “sağ” dediler...
Saint-Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu, “sol” dediler. Hint’i yazarken tek amacım vardı: Asya’nın büyüklüğünü haykırmak, yani bir vehmi devirmek, bir iftirayı yok etmek. Her iki kitap da peşin hükümlerin rahatını kaçırdı, ne sol’un hoşuna gittiler, ne sağ’ın. Anladım ki, bu iki kelime, aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesidir.”
“Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. insanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır. Türk aydını, Kitab-ı Mukaddes’in Serseri Yahudisi*… Hangi Türk aydını? Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Bu firar bir Kabil kompleksi.”
“Bozulma insanlardan başlayacaktı; fitne fesada rağbet gösterecekler ve töreyi bozacaklardı. Ulus bozulacak, yurt başsız kalacak, hanlar hanlara saldıracak, uluslar birbirlerine kötülük yapacaklardı. Hak eden yiğitler itibar görmeyecek, onlar güçlülerin elinde oyuncak olurken ayak takımı da bey olacaktı. Ön ayakları kılıçlı, kuyrukları kamalı güçlü binek atlarıyla birlikte dokuz kişi ortaya çıkacak ve bu kişiler gördükleri ne varsa kesip biçeceklerdi. İnsanın ve düzenin manevi olarak bozulması, fiziksel bozulma olarak da yansıyacaktı. Bir kişinin boyu adeta bir dirsek kadar kalacaktı. İnsan kara bir böcek gibi kanatlanacak, gözlerine kan dolacaktı. Anneler, babalar, çocuklar birbirinden ayrılacak, birbirlerine tanımaz, saygı göstermez olacaktı. Anneler dul kalmaya, nesiller kurumaya başlayacaktı.”
“Hasretim olsun, arzularım olsun hem günden güne artıyor hem de günden güne bedbinleşiyorum. Yaz geçiyor sen gelmiyorsun. Belki bir gün geleceksin ama o kadar geç gelmiş olacaksın ki seni gördüm mü görmedim mi, doğru dürüst anlayamadan kalkıp geri gideceksin. Benim için tahammül edilmez bir devir daha başlayacak. Üstelik o devir kim bilir ne kadar uzun sürecek. Hayatımızın hiç düşünmeden feda edebileceğimiz seneleri o kadar çok mu? Ömrümüzü hep böyle birbirimizden uzak mı geçireceğiz? Sen belki yine bu kadere boyun eğmenin de güzel bir şey olduğunu söyleyeceksin. Ne lüzum var bu tür avunmalara. Bir arada olsak daha iyi değil mi?”