“ ‘Dunyanin Karsisindaki Ev’de, gidecegini bir ay once aciklamisti. Oncelikle gezmis ve daha sonra Cezayir dolaylarinda kalmisti. Birkac hafta sonra da, yolculugun bundan boyle kendisi icin yabanci bir yasami simgelediginden emin olmus, donuyordu: Cevre degisikligi ona yalnizca kaygili bir mutluluk gibi gorunuyordu. Bunun icin de anlasilmaz bir yorgunluk hissediyordu icinde.”
Kitaptaki en net fikir bu bence: Meursault tutunacak bir sey ariyor, buluyor, sıkı sıkı tutunuyor, abarti seviyede mutlu oluyor, bir sure bu mutlulugu yasiyor, sıkılmaya basliyor, iyice sıkılıyor, bosluga dusuyor, tutunacak yeni bir sey ariyor, buluyor…
Meursault hep “bulacagini umdugu dinginlikten korkarak” yasiyor hayatini, aslinda hic gercekten mutlu olamadi sanirim. Ama yine de onun adina seviniyorum cunku en azindan mutlu oldugunu sandigi daha dogrusu mutlu olduguna inandigi zamanlari oldu. Oyle ki sonraki mutsuzlugunda hep oralardaki mutluluguna kacmaya calisti. Ama tabii ki orada da mutlulugu bulamadi. Neden acaba.
Mutlulugun bir illuzyondan ibaret olmasi uzun zamandir yuzume carpmiyordu, Camus’nun henuz absurt seviyede kayitsizlasmadan ve Meursault’yu finalize hale getirmeden once bu kitabinda coskulu seviyede mutluluk ve mutsuzluk yasadigini gormek tuhaf geldi, alisik degiliz sonucta.
Mutlu olmayi bu kadar istedikce surekli bir sikintinin umdugu ile buldugu arasinda kocaman bir ucurum biraktigini cok gec fark etti. Zaten fark ettikten sonra artik mutluluk-mutsuzluk uzerine kafa yormayi birakip yasam-olum dilemmasina odaklanmaya cok net bir gecis yapiyor. Mutsuzluguyla bas edemedigini fark ettiginde mutlu olduguna inandigi anilara, mekanlara ve insanlara kacmaya calisti sadece. Asla kabul etmek istemedi mutsuz oldugunu. Lucienne ona “mutlu degilsin” dediginde o hep “olmam gerekiyor”