Nermin Yıldırım’ı ilk kez Unutma Dersleri ile tanımıştım. O kitabın içindeki yalnızlık, hafıza ve hatırlama temaları beni öyle bir sarmıştı ki, ardından Dokunmadan’ı okuduğumda artık onun diline alışmış, sesini tanımış bir okur gibiydim. Yıldırım’ın karakterleri hep bir arayışta olur: geçmişin gölgesinde, bir şeyleri geride bırakmaya çalışırken aslında kendine yaklaşan insanlar… Bavula Sığmayan da bu çizginin devamı gibi, ama daha dingin, daha olgun bir sesle yazılmış.
Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, sığamayan şeyler üzerine. Bir bavula, bir ilişkiye, bir hayata, bir şehre… Öykülerde karakterler, içlerindeki fazlalıkları nereye koyacaklarını bilemeyen insanlar. Kimi gitmek istiyor ama gidemiyor, kimi kalmak istiyor ama tutunamıyor. Her biri “bavul” metaforunun içinde bizden bir parça taşıyor.
Beni bu kitapta en çok etkileyen şey, yazarın insan hâllerine karşı kurduğu şefkatli mesafe oldu. Hiç kimseyi yargılamıyor, kimseye kahraman payesi vermiyor. Her karakterin zaafını olduğu gibi kabul ediyor. Bu yönüyle öyküler, sadece anlatmakla kalmıyor; insanın kendi içindeki karmaşayı da nazikçe gösteriyor.
Bavula Sığmayan, küçük ama derin öykülerden oluşan bir kitap. Her öykü kendi içinde kapanıyor ama bir araya geldiklerinde, bir yol hikâyesi gibi ilerliyor. Bu yüzden kitabı bitirdiğimde kendimi şöyle düşünürken buldum:
“Benim bavuluma neler sığmıyor?”
Cevap belki her okur için farklı, ama Yıldırım’ın kelimeleriyle o soruyu sormak bile bir tür arınma hissi yaratıyor.
Kısacası Bavula Sığmayan, aceleyle değil, yavaş yavaş okunacak bir kitap. Özellikle de geçmişiyle barışmaya çalışan, “gitmek” ve “kalmak” arasında sıkışan herkesin kendinden bir parça bulacağı türden.
Bavula SığmayanNermin Yıldırım · Hep Kitap · 20225,5bin okunma
Ceviz Ağacına Kar Yağdı, bir öykü kitabı. Kitaptaki öyküler çok şey anlatıyor ama bağırmadan, ajitasyona kaçmadan, kendini ispat etmeye çalışmadan. Hiç büyütmeden, ama kalbinin tam ortasına iliştirerek. Öykülerde zaman donuk, insanlar yorgun, duygular ise puslu bir sabah gibi. Bir şey olacakmış gibi başlıyor çoğu, ama bazen hiçbir şey olmuyor — ve işte en çok da o “olmayan” şeyle çarpıyor insanı. Bazı hikâyeler bittiğinde ne düşündüğünü bilemiyorsun. Ama birkaç saat sonra çamaşır asarken, otobüste camdan bakarken geri geliyor(benim için Zambaklı Adam tam da böyle bir öyküydü.). İşte orada anlıyorsun, bu kitap kolay unutulanlar listesinde değil, geç anlaşılacaklar listesinde yer alacak.
Kitapla ilgili en çok şaşırdığım şey bu kadar güçlü, katmanlı ve incelikli öyküler yazılmasına rağmen kitabın kıyıda köşede kalmış olması. Bu kadar az okunmasına, bu kadar az konuşulmasına hayret etmemek elde değil.
“Ceviz ağacına kar yağdı” diyor ya başlıkta… Sadece bir görüntü değil bu. Bir mevsimi, bir geçmişi, bir suskunluğu taşıyor içinde. Belki de biz o karın altında kalanı değil, sadece üstüne yağanı görmüşüzdür bugüne kadar.
Okurken dinlemek isteyenlere küçük bir öneri:
open.spotify.com/track/25zykbJGB...
Şiirler I - Monna Rosa “Ben bu aşkı yaşayamam ama yazmadan da duramam” diyen bir ruhun ses kaydı gibi. Biraz eski bir teypten çalıyor gibi: cızırtılı, içli ve sanki her an yarıda kesilecekmiş gibi tedirgin.
Monna Rosa bir kadın mı, bir hayal mi, yoksa sadece içsel bir mecra mı — emin olamıyorum. Ama belli ki şiirin ilhamı kadar sessizliği de güçlü.
Bazı dizelerde öyle yoğun bir melankoli var ki insan “Bu kadar duyguyu bu adam nereye sığdırmış?” diye düşünüyor. Cevap basit: Sığdıramamış zaten. Taşmış. Kitap olmuş.
İronik olan şu ki, aşk bu kitapta neredeyse hiç yaşanmıyor. Dokunulamıyor, konuşulamıyor, karşılık bulamıyor. Ama işte, bazen yaşanmayan aşklar daha kalıcı oluyor.
Monna Rosa, “Seni seviyorum ama bu cümleyi sana değil, kağıda söylüyorum” diyen herkesin anlayacağı bir dilde yazılmış. Sessiz, duru ve biraz da kırık.