Tüm sahiplik ilişkilerine dayanak olan ilke şudur: Başkalarının hakları bizim haklarımız için birer sınırdır ve bundan ötürü özgürlüklerimizin genişletilmesi başkalarının kendi özgürlüklerinden yararlanma şanslarının sınırlanmasını şart koşar. Bu ilkeye göre mülkiyetin olanak verme koşulu daima çeşitli türden sınırlamalarla birlikte gelir. Söz konusu ilke sıfır toplamlı oyun mantığıyla çözülmez bir çıkarlar çatışmasının olduğunu varsayar. Dolayısıyla paylaşarak ve işbirliğiyle hiçbir şeyin elde edilemeyeceği farz edilir. Eyleme geçme yetisinin kaynaklar üzerindeki kontrole dayandığı durumlarda, makul davranışların anlamı "herkesi kendi çıkarı için" hareket etmeye iten buyruğun uygulanması demektir. İnsanın kendisini koruma görevi bireyci kültürlerde karşımıza işte böyle çıkar.
Bir şeye sahip olmak diğerlerine mülkiyeti men etmek demektir. Dolayısıyla bir düzlemde mülkiyet, karşılıklı bağımlılık ilişkisi kurar ama bizi şeylerle ve ötekilerle bağladığından çok ayıran bir şeydir. Mülkiyet olgusu karşılıklı antagonist ilişkiler içinde, nesneye sahip olanla olmayanı birbirinden ayırır. İlki söz konusu nesneyi (yasalarla özel olarak sınırlanmıyorsa) kullanıp ondan istifade edebilirken, ikincisine bu hak men edilmektedir. Ayrıca (iktidar tartışmamızı hatırlayın) insanlar arasındaki ilişkileri asimetrik/orantısız hale getirir. Yani mülkiyet konusu nesnelere erişim şansı olmayanlar, onları kullanma ihtiyacı duyduklarında veya kullanmak istediklerinde mülkiyet sahiplerinin koşullarına itaat etmek zorundadırlar. Bu sebeple o ihtiyacı tatmin etme gereksinimi ve istekleri onları mülkiyet sahibine bağımlı kılacak bir konuma yerleştirir.
Evlilik sözleşmesi, mülkiyet haklarının toplum içinde istikrarlı hale getirilmesini garanti altına almaktadır ve erkekler miraslarını sürdürmek için oğul sahibi olmaktadırlar.
Batı dünyasında yaşam tarzı görünüş itibarıyla tüketme becerisiyle iç içe geçmiş haldedir. Bu tüketimin amacı üzerine nadiren kafa yorulmaktadır ve yorulduğunda karşılanmamış ihtiyaçların tatminine göre haklı gösterilmeleri mümkündür. Bu ifadelerde yan yana gelen şeyler, bir şeyleri elde etme kapasitesinin dışında değer, duygu ve kimlik alanlarıdır. Bu alanlar kaynaştığında, ifade edilmiş bir ihtiyacın tatmininden yoksunluk hissine kaymamız mümkündür. Nitekim bu his onlar olmadan yaşamlarımızın eksik, kusurlu, hatta tahammül edilmez hale geleceği bir mahrumiyet hali yaratır.