Yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. Ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemlerde ve özverilerde bulunmanı istemiyor; yaşam, kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir.
Bir fincan kahve; loş bir odada, yarı kapalı gözlerle içilen, kokusu içe işleyen bir sigara... Hayattan bu gerçeklikten başka talebim yoktur, bir de düşlerimden...
Kitaplarda anlatılan bazı kişileri, gravürlerde tanıştığım simaları, etten kemikten diye tabir edilen metafizik gereksizlikten doğmuş, gerçek denilen kişilerden çok daha bana ait, aramızdaki akrabalık bağından ve samimiyetten dolayı kendime daha yakın görüyorum.
Erdem de, günah da organizmalarımızın kaçınılmaz ifadeleridir, ikisinden birine mahkumdur organizmalarımız ve ya iyi olmanın ıstırabını çeker ya kötü olmanın. İşte bunun için hiçbir şey olmayan ve hiçbir şey yapamayan, dolayısıyla hiçbir şeyi hak etmeyen insanların hak ettiği ödüllerle cezaları bütün dinler başka dünyalara havale eder, hiçbir bilimin anlatamayacağı, hiçbir inancın gözümüzde canlandıramayacağı yerlerdir bunlar.
Hiçbir şeye boyun eğmemek, ne insana, ne aşka, ne düşünceye; gerçeğe inanmaktan, hatta var olduğunu farz edecek olursak, onu tanımanın bir avantaj olduğunu sanmaktan kaçınmak anlamına gelen mesafeli bağımsızlığı korumak -düşünmeden yaşayamayan insanların iç hayatları ve zihinsel hayatları böyle akmalı gibi geliyor bana. Bir şeye ait olmak - bayağılığın doruğu. İlke, ideal, kadın ya da meslek - hepsi birer zindan ve pranga. Var olmak, özgür kalmaktır.