İlk kez okuduğum Sema Kaygusuz beni muhtemelen güneyde zeytin ağaçlarının arasındaki küçük bir motelde yaz tatiline çıkmış tipik Türk ailelerinin arasında karşıladı. Her birisinin toplumun belli bir kesimini ve davranışını temsil ettiğini kolaylıkla tahmin edebileceğiniz tiplerin tembellikle geçirdikleri ve tatile özgü ritüellerini her gün tekrarladıkları “herhangi bir gün gibi olmayan herhangi bir [4] gün” boyunca tüm bu sıradan kişilerin başına gelen sıradan olayları akıcı biçimde anlatırken ruhlarımızın gizli kalmış yönlerini, bize, insana, topluma dair temel sorunları, bunun temelindeki, hep içimizdeki, yanıbaşımızdaki barbarlığı da yalınlıkla sergilemeyi başarıyor.
Barbarın Kahkahası’nın 160 sayfası boyunca basit veya en azından basit görülebilecek faili meçhul bir olayın etrafında bir tiyatro sahnesine girip çıkan aktörler gibi bir dizi arkadaşa, çifte, aileye, çoluğa çocuğa, dedeye tanıklık ederiz. Bütün bu sıradan kişilerin ve olayların ötesinde ise içimize sinmiş, daha doğrusu insanın içinden hiç çıkmayan kendi ihtiyaçları ve arzularını karşılamak için sınır tanımayan şiddetini ve barbarlığını ise önce hafifçe sonra ise artan bir tonda vurgulayarak anlatan Kaygusuz, bu barbarlığın büyük oranda eril ve sınıfsal olduğunun da altını çizer.
Tüm İnsanlık Barbar
Hikaye bir dizi söylev ve diyalog üzerinden bu şiddetin nasıl hayatımızın her alanına sinsice sindiğini defalarca vurgular. Örneğin hikayenin ayarsız bilgesi olarak Eda eril barbarlık ve eblehlikle ilgili kadın orgazmı üzerinden uzun bir söylev verir. Aynı Eda bu barbarlığın nasıl sınıfsal yaşandığını da anlatır.
Özetle dünyanın bu hali erkeklerin birer barbar olarak yetiştirilmesine dayalı bir sonuçtur.
Hikayenin ergen yan kahramanı Ozan’ın annesinden kopmak ve babasına yaranmak, benzemek için kendi