Bir gün, ellerine geçen bir gazetede müthiş bir haber okumuşlardı:
İngiliz Sömürgeler Nâzırı Mebuslar Meclisinde, elinde Kur'an meâli, kürsüye geçiyor ve onu mebuslara doğru uzatarak şöyle diyor:
Bu kitap müslümanların elinde kaldıkça ve onlar bu kitaba bağlı bulundukça biz kendilerine hâkim olamayız! Ya Kur'an'ı ortadan kaldırmanın, yahut müslümanları ondan soğutmanın yolunu aramalıyız!
Bediüzzaman bu haber karşısında o kadar sarsılıyor ki, şöyle haykırıyor:
- Kur'an'ın sönmez ve söndürülemez bir güneş olduğunu ben dünyaya ispat edeceğim!
Nitekim, gençliğindeki bu ahdini, ileride kendi öz kalemi ve şivesiyle aynen şu şekilde tasvir edecektir:
<<<Eski harbi-i umumîde ve daha evvellerinde bir vakıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti, dağ lar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşer içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır.
Dedim:
Ana, korkma, Cenab-ı Hakk'ın emridir. O hem Rahimdir, hem Hakimdir.
Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir zat bana âmirane diyor ki:
- İ'caz-ı Kur'anı beyan et.
Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilak ve inkılâbdan sonra Kur'an etrafında surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek, i'cazı, onun çelik bir zırhı olacak ve şu i'cazın bir nev'ini, şu zamanda izharına haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.>>>