William Shakespeare’ın Macbeth eserini ve Akira Kurosawa’nın bu eserden uyarladığı Throne of Blood (Japonca adıyla Kumonosu-jō / Kanlı Taht) filmine dair...
Shakespeare’in Macbeth, insanın hırsla, iktidar arzusu ve vicdan arasındaki çatışmasından doğan trajediyi en yoğun biçimde ele alan eserlerden biridir. İlk sahnelerde Macbeth’in savaş meydanındaki cesareti, kral Duncan’ın sadakati kazanan bir komutan olarak onu onurlandırması; ama içten içe fitillenmiş hırs, cadıların kehanetiyle birlikte Macbeth’i karanlık bir yola sürükler. Lady Macbeth’in manipülasyonu, Macbeth’in kendi iradesiyle yaptıklarının ağırlığını taşıyamaması; bu karakterlerin içsel çöküşü, Shakespeare’in dilindeki metaforlar, kan imgesi, gölgeli atmosferle birleşince insan ruhunun karanlık yönlerine dair sarsıcı bir portre çıkar.
Metnin dili muazzam; “fair is foul, and foul is fair” gibi sözlerle başlayan ahlaki bulanıklık, Macbeth’in zihin çatışmalarında “kanlı iş” fikri, suçluluk hisleri, hayal ve gerçek arasındaki çizginin silikleşmesi sahneleri, Shakespeare’in kelime gücüyle unutulmazlaşır. Oyun iktidar oyunları, kader ile seçim arasındaki belirsizlik, kadın-erkek ilişkileri (özellikle Lady Macbeth’in varlığı), doğaüstü öğeler (cadılar, hayaletler) arasında öyle dengeli bir ağ kurar ki, her izleyici / okuyucu kendi içinde “benim Macbeth’lik bir yönüm var mı?” sorusuyla karşılaşır.
Ve Kurosawa’nın Throne of Blood uyarlaması bu evrensel trajediyi başka bir kültür ve estetik öğe içine ustalıkla yerleştirmiş bir başyapıt. Shakespeare’in İskoçya sarayından feodal Japonya ormanlarına geçen hikâye; Washizu (Macbeth’e karşılık gelen karakter) ve eşi Asaji (Lady Macbeth vari figür) üzerinden anlatılır. Kurosawa cadıların yerini doğaüstü bir ruh ya da ormanın içindeki sisli gölgelerle, kehanet-motifini