Cemil Meriç’in fildişi kulesinden yükselen o gür sedayı duymamak mümkün mü? Mağaradakiler, sadece bir kitap değil; zihnimize vurulmuş paslı zincirleri kıran, bizi kendi karanlığımızla yüzleştiren devasa bir çığlıktır. Meriç, elinde hakikatin meşalesiyle Platon’un o meşhur mağarasına giriyor ve orada gölgeleri gerçek sanıp uyuklayan modern insanın suratına sarsıcı bir tokat aşkediyor.
Bu eser, bir entelektüelin kendi trajedisinden süzülüp gelen bir ışık selidir. Gözlerini vatanı için feda etmiş bir devin, kelimelerle inşa ettiği o muazzam dünya, okuyucuyu daha ilk sayfada içine çeker. Ama dikkat edin; bu yolculuk konforlu bir gezinti değildir. Meriç sizi kelimelerin kırbaç gibi şakladığı, kavramların birer süngü gibi parladığı çetin bir fikir meydanına davet eder. "Aydın" dediğimiz o yaralı bilincin, kendi halkına yabancılaşan o trajik figürün anatomisini yaparken, aslında her birimizin içine düştüğü o büyük "anlam boşluğunu" tarif eder.
Kitabın sayfaları arasında ilerlerken, kendinizi bir an Paris’in barikatlarında, bir an Tanzimat’ın şaşkın zihninde, bir an da Doğu’nun kadim bilgeliğinin eşiğinde bulursunuz. Meriç için kütüphane bir sığınaktır evet, ama aynı zamanda bir cephedir. O, "izm"lerin dar gömleklerini parçalar; ideolojilerin bizi hapsettiği o karanlık mağara duvarlarına vuran sahte ışıkları birer birer söndürür. Okur, bu akıcı ve bir o kadar da derin üslubun içinde kaybolurken aslında kendini bulmaya başlar. Her cümle, bir öncekinden daha vakur, her paragraf bir sonrakine hazırlanan sessiz bir patlama gibidir.
Mağaradakiler’i okumak, bir yanıyla kendi cehaletimizle barışmak, diğer yanıyla o cehaletten hicret etmektir. Üstadın o eşsiz Türkçesiyle; bazen öfkeli, bazen hüzünlü ama her zaman asil duruşuyla tanıştığınızda, edebiyatın sadece hoşça vakit geçirmek