Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma.
Birisi bana zararlı bir şey mi yaptı? Varsın öyle olsun. Onun kendi mizacı, kendine has eylemleri var. Bense ortak doğanın sahip olmamı istediklerine sahibim ve doğam neyi isterse onu yapıyorum.
Herhangi birine iyilik yapan kimileri, karşılığında kendisine dönecek iyiliği hesap eder. Kimisi de önce hesap yapmaz, ama iyilik yaptığı kişiyi kendisine borçlanmış sayar, iyilik yaptığının bilincindedir. Kimisi de bir şekilde iyilik ettiğini bile bilmez, tıpkı kendine özgü meyvesini, üzümü verdikten sonra başka hiçbir şey istemeyen asma, koşusunu tamamlamış at, avının izini süren köpek, bal yapan arı gibi. Yaptığı iyiliği bağıra çağıra anlatmaz ve tıpkı mevsiminde üzüm veren asma gibi bir başka iyilik yapmaya geçer. "Öyleyse bizim de bir şekilde bilinçsizce iyilik yapan bu insanlar arasında yer almamız mı gerekir?" "Evet, fakat bilerek iyilik yapmamız gerekir, çünkü toplumun bir parçası olan insanın toplum yararına bir iş yaptığının bilincinde olması ve Zeus aşkına yemin ederim ki, arkadaşlarının da bunun bilincinde olmasını istemesi, insana has bir özelliktir," dedi. "Söylediğin kesinlikle doğru, fakat sözlerimi yanlış değerlendiriyorsun. Bu yüzden biraz evvel bahsettiğim, makul bir muhakemeyle yoldan çıkarılabilecek o insanlardan birisi olacaksın. Söylediklerimi tam olarak anlamak istersen: Herhangi bir toplumsal vazifeni ihmal edeceğinden hiç korkma."
Keskin zekânla hayranlıklarını kazanamıyorsun, varsın öyle olsun. Fakat sahip olduğun öyle çok niteliğin var ki, "doğuştan edinmedim" diyemezsin. Sana özgü, içinde zaten olan samimiyet, ağırbaşlılık, çalışkanlık, hazlardan kaçınma, yazgına düşenlerden şikâyet etmeme, azla yetinme; nazik, özgür, gayretli birisi olma, gevezelik etmeme, düşüncelilik gibi özelliklerini açığa çıkar. Doğuştan sahip olmama veya yetersizlik gibi bahanelere başvurmadan ne çok erdemi açığa çıkarabileceğini kavrayamıyor musun? Hayır, hâlâ bilerek kaçınıyorsun bundan. Yoksa doğuştan sahip olmadığın nitelikler midir seni söylenmeye, paragözlüğe, dalkavukluğa, zayıf bedenini suçlamaya, pohpohlamaya, böbürlenmeye, kafa karışıklığına zorlayan? Tanrılar adına, hayır! Uzun zaman önce kendini bunlardan kurtarabilirdin. O zaman zihninin yavaşlığı ve kavrayış kıtlığın yüzünden suçlanabilirdin belki. Böyle bir durumun da tembellikle keyfini sürmen değil, sebat ve çalışmayla üstesinden gelmen gerekir.
Sabahları kalkmayı canın istemedikçe şunu hatırla: "İnsanlık görevi için kalkıyorum." Eğer bunun için doğduysam, bunun için dünyaya gönderildiysem neden huysuzlanıyorum? Çarşaflara örtülere sarıllıp kendimi ısıtayım diye mi yaratıldım? "Fakat bu daha keyifli." Öyleyse keyif çatmak için mi dünyaya geldin, eyleme geçmek, çaba harcamak için değil mi yani? Bitkilerin, küçücük kuşların, karıncaların, örümceklerin, arıların üstlerine düşen her şeyi yaptıklarını, ellerinden geldiğince dünyanın düzenine katkıda bulunduklarını görmüyor musun? Ve sen insanların görevlerini yerine getirmesini istemiyorsun öyle mi? Kendi doğanın sana buyurduklarını yapmakta acele etmeyeceksin öyle mi? "Fakat dinlenmem gerek." Tabii ki, benim de dinlenmem gerek. Yine de doğa yemek, içmek gibi bunun da ölçülerini ve sınırlarını belirlemiştir, oysa sen yararlı dinlenme ölçüsünü aşıyorsun. Fakat eyleme gelince gereğinden azını yapıyorsun, hatta payına düşen ölçünün altında kalıyorsun. Aslında sen kendini sevmiyorsun; sevseydin doğanı ve doğanın gereğini de severdin. İşlerini seven insanlar, çalışırken yemek yemeyı, yıkanmayı dahi unuturlar. Fakat sen kendi doğana, bir işlemecinin işlemesine, dansçının dansa, paragözün paraya, kendini beğenmiş birinin küçücük şöhretine verdiğinden daha az değer veriyorsun. Ve böyle insanlar ne olursa olsun işlerine karşı tutkulu bir sevgi beslerler; yemek yemeyi, uyumayı unuturlar ve zamanlarını harcadıkları işleri daha da ileri götürmek isterler. Toplum yararına olan işler sana daha değersiz ve daha itibarsız mı görünüyor?