Hakan Arık, Yüzüklerin Efendisi - I - Yüzük Kardeşliği'yi inceledi.
 17 May 16:54 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

J.R.R. Tolkien ile ilk tanışmam Silmarillion ile olmuştu. Bilmiyorum, şuanda kim kime neyi nasıl okuması gerektiği konusunda ne diyordur; ancak zamanında bu konu hakkında çok çok uzun araştırmalar yaptıydım. Bir çok insan evreni iyi tanımam için sırasıyla: Silmarillion, Hurin'in Çocukları, Hobbit ve Yüzük üçlemesini okumamı tavsiye ettiydi. Bende büyük bi hata yapıp Silmarillion ile başladım Tolkien okumaya... İlk 150 sayfayı okudum ve sonuç ? Sadece ve sadece Arda diye bi herifin olduğunu öğrenebildim. Meğersem Arda da bu evrenin tanrısıymış... Wow!... Kitabın ilk kısmının özetini okuduğum sırada bu yazıyı görünce kendimi hızlı okuma kursuna gitmiş Woody Allen gibi hissettim : Olaylar Orta dünyada geçiyordu... 150.sayfada artık daha fazla dayanamayıp fırlattım kenara. O zamanlar 1000 Kitap'a yeni katılmıştım. Silmarillion'u aratıp başladım incelemeleri okumaya... Bilinçli olarak yapmadım, biliçli olarak yapsam da bu kadar denk getiremezdim büyük ihtimal: Silmarillion incelemesi yapan iki kişiye mesaj yolladım; Acaba benim mi kafa basmıyor ? Yoksa Silmarillion kötü bir tercih mi ? Bana sorarsanız ikisinede evet derim; ancak ikincisine 5 kat daha fazla evet derim . Her neyse konuyu yine çok dağıttım. Mesaj attığım kişiler Mithril / Danny ve mithrandir21 | Uğur idi. Sağolsunlar kendileri bu sitede hem ilk dostluk kurduğum insanlar hem de dolaylı yoldan bana bu evreni sevmemi sağlayan insanlar. Bir konuda işin ilmini bilen birisi gördüğüm zaman çok fazla soru sorarım dostlar; huyum bu, kendimi değiştiremiyorum(Yine konudan çok sapıyorum). Neyse sormam gereken konuları ikiye böldüm ve başladım Ceren Abla ve Uğur Abime sormaya :D Ya siz ne kadar iyi insanlarsınız ! Total de kaç soru sorduğumu bilmiyorum ama sonuç olarak atıldım Hobbit ile bu güzel evrene... Hobbit ile başladım, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, sonrasında ise kafama göre. Henüz daha bu evrene atılmamışsanız sizin de bu sıra ile okumanızı tavsiye ederim. Tanışma faslımızı halletiğimize göre, artık başlayabilirim incelemeye...(Evet daha yeni başlıyor)

************************************************************************************************

HİKAYE:
Spoiler içermez(sanırım)

Bilbo Baggins, 13 cüceyle yaptığı ''Beklenmedik Yolculuk'' sırasında kafilemiz Goblinlere tutsak düşüyor. Bilbo arada sıvışıp kaçarken Gollum' un takıldığı mekana düşüyor. Düştüğünde Gollum'un yüzüğü düşürdüğünü görüyor ve yüzüğü alıp cebine atıyor. Bilbo'nun yüzükle tanışması bu şekilde oluyor...

Bilbo Baggins' in cücelerle yaptığı yolculuğun üzeründen 60 yıl geçmiştir. Artık yaşlanmış ve yüzüğün etkisi altında kalmaya başlamıştır. Karanlığın Efendisi Sauron, yüzüğün bulunduğunu öğrenince, yüzüğü kendisine getirmesi için Kara süvarileri, bizimkilerin oraya yollamıştır. Olaylardan haberi olan yakışıklı-havalı- ihtiyar Gandalf, yüzüğün yalnızca Hüküm Dağında yok olabileceğini söyler. Bilbo'dan yüzüğü, varisi Frodo alır ve böylece maceramız başlar...

************************************************************************************************
Yüzüklerin Efendisi ilk başlarda benim açımdan okunması zor bir kitaptı. Bir çoğumuz Y.E. nin ilk önce filmini izlemiş ve sonradan kitabına merak sarmışızdır. Filmde o kadar alışmışız ki her anın bi ekşın ile geçmesine ; kitapta direk bi ekşın göremeyince ilk başlarda biraz sıkıldım doğrusu(Sadece ilk başlarda ekşın yok ve sadece ilk başlarda sıkıldım). Ne zaman ki Moria' ya geldik işte o zaman kitap benim için efsaneleşmeye başladı.

Tolkien favori yazarım değil yada Y.E. favori kitabım değil; ancak hayal gücüne en çok güvendiğim adam Tolkien : Bu kadar büyük bi evren tasarlayıp, güzel bir hikaye oluşturup, binlerce karakter üretip, türlerin kendine has lisanlarının olması ve bunların hepsinin birbiriyle tutarlı olabilecek bir fantastik kitap yazmak her baba yiğidin harcı değildir. Bu yüzden yaptığı iş diğer tüm yazarların yaptığına göre çok çok daha zor(bana göre) ve zoru başardığı için bu başarıya ulaşmıştır...

************************************************************************************************
Sevdiğim Alıntılar:

''Yaşayanların birçoğu ölümü hak ediyor. Ve ölenlerin bir kısmı da yaşamayı hak ediyor. Yaşamı onlara verebilir misin ? O halde öyle hak, hukuk adına ölüm buyurmakta çok acele etme. Çünkü en bilge olanlar bile her şeyin sonunu göremez.''

En mahir örümcek bile zayıf bir ip bırakır.

"Sakalınla, makalınla kelleni uçururdum Cüce Efendi, eğer yerden biraz daha yüksekte olsaydı," dedi Éomer.
"O tek başına değil," dedi Legolas gözden hızlı hareket eden ellerle yayına bir ok yerleştirip gererek. "Eliniz daha inemeden düşer kalırsınız."

Önce ben içeyim Bay Frodo,"dedi.
"Tamam, ama ikimize yetecek kadar yer var."
"Ben onu kastetmedim," dedi Sam. "Ben şöyle düşümdüm: Eğer zehirliyse veya kötü etkisini hemen gösterecek bir şey varsa, işte o zaman bana olması sana olmasından iyidir beyim, bilmem anlatabildim mi."

Dünya, savaşlar olmadan da yeterince acılara ve talihsizliklere sahip.

************************************************************************************************
BONUS:

Uyanın, uyanın, Théoden'in Süvarileri!
Kötülükler kapımızda: Ateş ve katliam!
Mızrak savrulacak, kalkan parçalanacak,
Kılıç günü geldi, kızıl gün geldi daha günes doğmadan!
Sürün atlarınızı, sürün! Haydi Gondor'a!

https://www.youtube.com/watch?v=MCX3ZLyTLgA

Vaktiniz olursa Yüzüklerin Efendisi'nin oyununa da bakmanızı tavsiye ederim :D

Etkinlik sayesinde kitapları daha erken okumamı sağlayan NigRa ile Ebru Ince' ye teşekkürü bir borç bilirim.

Saygı ve Selametle




DİPNOT: Silmarillion' u okumak için sabırsızlanıyorum!

Ömrümün Defteri Böyle Kapansın
Bu iletimi değerli https://1000kitap.com/osmanyalciner ' e ithaf ediyorum.


Bu fukara sadece edebiyat değil, sinema hastasıdır aynı zamanda. Dolayısıyla artistlerin de. Evini bilmediğim artist çok azdı bir zamanlar.

Bayramlarda evlerini ziyaret eder el öperdik. Zeki Müren’e Cağaloğlu yokuşunda rastlamıştık. Arabasının önüne attık kendimizi tabii. Kendisi arka koltukta oturuyordu. Belki 1974 belki de 75. Şevrole İmpala’ydı araba hiç unutmam. Kanatlısından. Tam seksen beş lira toka etmişti şoförü. Seksen beş lira aga. Dile kolay. Hemen ilk lokantaya daldık. O zamanlar Sirkeci’deydi ambarlar. Simsarlar bağıra çağıra yük bulurdu. Dolayısıyla çoktu seksen beş lira Sirkeci için. Birer mercimek çorbası içmiş, birer de kokoreç yemiştik. Tam yedi kişi. Lahmacun vardı da, çiküfteyi bilmezdi İstanbullu o zaman. Azdı nüfusu ya ondan.

Hümeyra TV’nin kralıydı. Ya Yaş Otuz Beş şarkısı ya da Sessiz Gemi şarkısı çalardı. Bir ara Fikret Hakan’la evlendiğini okumuştum Ses dergisinden. Galiba boşanmışlardı dediğim tarihlerde. Çok sonra, meşhurluk yılları bitip unutulduğu zamanlarda Teşvikiye’de bir pasajda rastladım kendisine. Sultanı Yegâh diye bir plakçı dükkânı işletiyordu (İsimden tam emin değilim). AVM değil, pasajlar modaydı o zaman. Garibimin gücü bu kadarına yetmiş, bodrum katından ancak tutabilmişti dükkânı. Ah ablam benim ya, ben onu görünce tanıdım ya hemen, heyecanlandım, o, benim onu tanımamdan o kadar mutlu olmuştu ki, gözleri aydınlanmıştı. Fikret Hakan’sa şarkı söylüyordu evlendiği yıllarda. Cemo’yu, Löberde’yi severdik Allah için. Teyp yoktu, 45’lik plaklara okumuştu.

Bir bayram sabahı Cüneyt Arkın’ın evinin kapısını çaldık. Yine o yıllarda. Tamam sabah, çok da erken, iyi de abim niye küfür ediyorsun ki sen bize? Kırdık camlarını biz de.

Levent metrosu var ya? Sarıyer’e giderken sağda olanı. Alın onu sağınıza, sağdan ilk caddeden sapın, sağdan ikinci ya da üçüncü villa Güzide Kasacı’nındı. Az şeftalisini yemedik kadıncağızın. Helal etsin canım benim. Keşke elini öpüp helallik alsaydım. Böyle Bir Kara Sevda Kara Toprakla Biter, diye bir parça var ya, hani Ezel dizisiyle tekrar meşhur oldu ya, ilk meşhur eden odur billahi.

Bu caddenin biraz ilerisinde Levent camisi vardır. Solda. Zengin ve ünlülerin cenazeleri kalkardı. Biz illaki olurduk. Cenazelerde yakalara takılan fotoğraflar olur ya, ilk orada karşılaşmıştık. Biz de takardık. Merhumun bir fotoğrafı bir de toplu iğne, hepi topu bu olurdu soykası. Başka soykalarını da dağıtırlardı bazen. Giysi ve ayakkabılarını çoğunlukla. İlk kez burada bir sahaf ihtiyarla tanıştım. Bu cenaze yaka fotoğraflarını topluyordu. Meğer bunların koleksiyonunu yapıyormuş. Tam öykülük değil mi yani?

Sadri Alışık ve Çolpan İlhan çifti var ya, hani Atilla İlhan’ın kız kardeşi Çolpan, Şişli camisine yakın otururlardı. Abide-i Hürriyet caddesi üstünde. Kerem Alışık, yaşıtımızdır. Kıl herife hiç hazzetmezdik. Hareket çekerdi arabalarının penceresinden.

Birkaç sokak ileride, biraz arada, sapada, Bomonti’ye doğru, Neriman Köksal otururdu. Şu Fosforlu Cevriye canım. Zar zor biriktirip almış evi. Ses dergisi öyle yazıyordu. Fosforlu Cevriye, hani şu Suat Derviş var ya, onun eseridir, ciddi ciddi aşıktım ben ona. Allah'ım ne kadar çok hayalini kurdum onun, o çocuk yaşımda. İlk Nazım Hikmet gıcıklığım onla başladı. Kıskançlık ayol.

Filiz Akın, sıkı eğitimi vardır ha. Yine Ses dergisinden. Türker İnanoğlu’yla evliydi ve Topağacı’nda otururdu. Topağacı aga, ötesi var mı? Hem de bir apartmanda. Oğlu İlker İnanoğlu’nu hiç görmedik.

Filiz Akın çok önemlidir Türk sineması için. Bir sınırı ortadan kaldırmış, bir tabuyu yıkmıştır. Niye mi? Arz edeyim. Ona kadar Türk sinemasında Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit hegemonyası vardır. Onlar filmlerin iyi kadınlarıdır. Kötü kadınlarsa hep sarışındır. O zamanlar ecnebi filmlerin pek izleyicisi yoktu. Dolayısıyla sarışın kadınlar, tüyü ve kanı bozuk, yuva yıkan vamp kadınları oynarlardı. Zavallı Neriman Köksal, Fosforlu Cevriye hariç hep vamp kadını oynamıştı. İşte bu Filiz Akın, biraz da kocası Türker İnanoğlu sayesinde yıktı bunu. Onun sayesinde sarışın kadının da iyi olabileceğini düşündük.

Vamp sarışın dedim de, aklıma Eva Bender geldi. Güzel kadındı Allah için. Tarkan filmlerinde oynadı hep. Kah kötü büyücü oldu kah kötü fahişe. Halit Refiğ’in eski eşidir. Halit Refiğ bir eşektir benim gözümde, Türker İnanoğlu gibi dirayetli çıkmamıştır. Bir de faşist diye beğenmez onu. Eva Bender’in erken yaşta öldüğünü okuduğumda içimde bir şeyler kopmuştu ve odur budur sevmem Halit Refiğ lavuğunu. (Affınıza sığınıyorum)

Tarkan, ne filmlerdi yarabbi. Kartal Tibet oynardı. O kadar aradık da bulamadık nerede oturduğunu. Tarkan çizgi romanını Sezgin Burak çizerdi. O çizmeden evvel tek bir Tarkan ismi yoktu bu memlekette billahi. Hatta Tan ismi de. Benim uzaktan akrabam olur. Tarkan değil, Sezgin Burak canım. Ben Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulunda okurken, 1978’de intihar etti. Oysa bana bir sözü vardı, Çerkes Ethem’in Kuvayı Seyyaresini çizecekti. Olmadı. Yetmedi ömrü. Ne zaman Eyüp Sultan Camisine gitsem, onun Maryo’nun Kuşları macerasını hatırlarım.

Yılmaz Köksal’ın Bağlarbaşı’nda bir apartmanın altında plakçı dükkânı vardı. O dükkâna çok yakın bir Lunapark vardı. Aslında bir panayırdı. Biz cümbür cemaat o parkta çalışırdık. O parkta ne günler yaşadık yarabbi, ne aşklar yaşanmıştı, nasıl unutulur ki?

“Orhan, baldız Aynur’a abayı yakmıştı. Bunu bir kendi bir de bira muhabbetlerinde açıldığı Feyzi ve ben bilirdik. Seviyor musun harbiden Aynur’u demiştik de, gözleri dolmuştu. Sen ne diyorsun moruk, adı geçince var ya, içimde panayırlar kuruluyor, binlerce çocuk koşuşturuyor. Ve o gün, bu park çocuklara bedava iyi mi, demişti”

Sezgin Burak’tan söz ettim ya, Yıldırım Gencer’den söz etmezsem kemikleri sızlar. Çünkü o, Sezgin Burak’la yakın akrabadır. Dolayısıyla benim de akrabamdır. İyi bir Apsuva’ydı. İç Levent’te, Etiler Lisesine doğru, şimdiki Ak Merkez, otururdu. Tek katlı, koca bahçeli bir evi vardı. O evi de ziyaret etmiştik. Kendisi yoktu. Küçücük bir köpek vardı bizi karşılayan. Dört nala kaçmıştık evinden.

Madem Etiler’e yaklaştık, Ayhan Işık’tan bahsetmezsek ayıp olur. Ayhan Işık rahmetli İzmirliydi aslen, ama Bebek yokuşunun ortalarında, Bebek'e inerken sağda bir köşkte yaşardı. Eğer film çevirmiyorsa illaki bahçesindeki havuzun kenarında güneşlenirdi. Zaten güneş çarpmasından öldü. Biz de çok kızdırırdık rahmetliyi. Çocukluk işte. Evinin bahçe parmaklıklarına dayanır para isterdik. Vermeyince de, Ayhan Işık, tahta kaşık, kıçı bulaşık, diye kızdırırdık.

Yanlış hatırlamıyorsam 1979 senesiydi. Rahmetli oldu o yıl. Nubar Terziyan (Ermeni'dir kendisi) gazeteye bir ilan vermiş. Demiş ki, evladımı kaybettim. Allah rahmet eylesin. Yaklaşık böyle bir şey işte. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ayhan Işıkı'ın ailesi, bir karşı ilan verdi. Hani Nubar Terziyan Ermeni ya. İlanda şöyle diyorlardı yaklaşık. Bizim Nubar Terziyan'la alakamız yoktur. O, (yani N.T) Ayhan Işık'ın ne babası ne de amcasıdır. Biz Türk’üz. Te Allah'ım ya, gerek var mıydı Nubar Terziyan'ı da öldürmeye? Adamın içi yanmış, insanlarla acısını paylaşmak istemiş.

Hülya Koçyiğit’in evini hiç bilemedik. Kendisi Selim Soydan’la evliydi. Hiç ayrılmadılar. Allah herkese böyle bir evlilik ihsan etsin. Susuz Yaz filminde müthiştir. E, dile kolay Berlin Film festivali Altın Ayı ödülünü almıştır. Erol Taş hayatının oyununu çıkarmıştı. Semtten Muammer Abi anlatmıştı. Meğer bu Hülya Koçyiğit’in bir yüzen arabası varmış. Hem karada hem de Boğazda yüzermiş. Biz görmedik. Bu Muaammer Abi var ya, ilkokulu bile bitirememiş, acayip kara kalem otomobil resimleri yapardı. Kökleri Girit’e dayandığından Kıbrıs harekâtına en çok o sevinmişti. Beni Kıprıs'a götürün, orada iyileşirim, diye diye ölmüştü rahmetli. Öyle güzel otomobil resimleri yapardı ki, 30 model Desoto’nun kız gibi silueti göz kamaştırırdı. Laf onundur.

Erol Taş’ın bir kahvesi vardı. Duyduk, hadi gidelim dedik. Bu çok geç zamanlarımda olmuştu. 90’lardı galiba. Cankurtalan’daydı. Nargile tellendirip kahve içmiştik. Garibim, benim gibi iplik fabrikasında işçilik yapmış. O Cankurtaran’da ben Bomonti’de. Kangren oldu. Uzuvlarını kaybetti rahmetli. Kendisiyle hiç karşılaşmadım maalesef.

Türkan Şoray, Keriman Halis Ece’den sonraki en güzel Çerkes’tir o. İç Levent’te otururdu. Rüçhan Adlı ile yaşardı. Galatasaray’ın as başkanıydı Rüçhan Adlı. Sonra Cihan Ünal çaldı kalbini. Evinin tam karşısında çocuk yuvası vardı. Galiba Rüçhan Adlı’nın eviydi o. Aklımız ermezdi çocuk yuvasının ne olduğuna. Anası varken çocuk yuvaya mı bırakılırmış, derdik. Cahillik işte. Medineli olmak ne demek daha anlamamıştık o zaman. Bayramlarda çikolatalarını çok yağmaladık. Çok imzalı fotoğrafları geçti elimizden ama bilemedik kıymetini. Elini öpmek, helalleşmek isterim.

Fatma Girik Yeni Levent’e doğru otururdu. Tövbe bir kez bile rastlaşmadık. Sonra Şişli Belediye Başkanı oldu. Anasını ağlattı Şişli’nin. Ben şahsen başarılı buldum ablamı.

Ha, bir de Lido havuzu vardı. Beşiktaş, Ortaköy’de. Hani şu Reina var ya, onun yeri havuzdu işte. Taş bebek gelecekmiş, dedi kim dediyse. Koştuk gittik görmemiz lazım diye. İyi paraydı girmek. Gelmedi tabii. Taş bebek dediğim Gönül Yazar ayol.

Yıldırım Önal vardı bir de. Yarabbim ne sesi vardı. Gelmiş geçmiş en değerli tiyatrocularımızdan biridir. Tennessee Williams'ı o tanıttı bize. Aynı oyunda üç role çıkar, üçünü de başarıyla canlandırırdı. O kadar fakirdi ki, Gültepe’de sınıfsız bir otelde kalırdı. Çok tavla oynamışlığımız var rahmetliyle.

Yılmazlar oteliydi galiba. Sahipleri Bayburtluydu. Oğulları benim Yeni Levent Lisesinden arkadaşımdı. Tıpkı Mahir Günşiray gibi. Adamcağız alkolikti maalesef. Arzu Okay, komşumuzdu o zaman Mecidiyeköy’den. Anacığı Güvenevler’de otururdu. Sık sık anacığını ziyarete gelirdi. Çok güzeldi çok. Tüm abilerimiz aşıktı ona. Erkin Koray da komşumuzdu Mecidiyeköy’den. Pink Floyd’un Roger Waters’a kadar olan dönemini ondan öğrendik. Garibandı çok. Sonra ne olduysa oldu, gençler tuttu elinden ve çıkardı. Odur budur, ne varsa gençlerde var diyoruz.

Kadir Savun, o da Mecidiyeköy’e gelirdi. Galiba kızı oturuyordu. Bir de bilardo salonu açılmıştı. Turnuva yapılırdı sık sık. Fesuphanallah, İllaki Erkin Abi olurdu. Bir keresinde Kadir Savun da vardı. Hiç unutmam, 1982 senesiydi. Mevsimlerden hazandı. Televizyon da açıktı. Belki de radyoydu. Spiker, Yıldırım Önal öldü, diye anons yaptı. O anı asla unutamam. Koskoca Kadir Savun dizini döve döve ağlıyordu. Erkin Abi, Kadir Savun’u teselli ederken kendi de ağlıyordu. Aslında hepimiz ağlıyorduk. Ben hele, koyuvermiştim. Tavla yoldaşımı kaybetmiştim.

Bazı arkadaşlarım bazı öykülerimi okuyunca, bu amma da arabesk olmuş lan diyor. Ben de, benim hayatım arabesk moruk, ne bekliyordun ki, bırak şimdi dırdırı, Zeki Müren’den, Aldığım Her Nefesin Birisi Senin, parçasını çal bakem. ))) Kapanacaksa ömrümün defteri böyle kapansın, diyorum. Şaka tabii.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
05 Ara 2017

Çok zengin diyorlardı Turan Bey için. Değildi oysa.
Babası Kore’de savaşmış, esir düşmüş bir gaziydi.
Oradayken, İstanbul’da gümrük, navlun işleri yapan zengin
bir adamın oğluyla can arkadaşmış diye anlatılırdı.
İki sefer kılı kılına hayatını kurtarıp, tüm esaretleri boyunca
neredeyse bir an bile ayrılmayınca asker arkadaşlıkları kan kardeşliğine,
dönüşte yakın arkadaşlığa ve nihayet ortaklığa dönüşmüş.

İşler iyiden iyiye büyüyünce de Turan Bey’in babası
Hasan Fehmi Bey, Kore’deki silah arkadaşının kredi ve
muavenetiyle birden bine yükselttiği sermayesini alıp,
teşebbüslerini memleketinde sürdürmek üzere Aydın’ın yolunu tutmuş.
O vakitler lisede leyli olan Turan’ıysa İstanbul’da bırakmış.
Edebiyata daha bıyığının yeni terlediği zamanlardan beri
meraklı olan oğlu bu havailikten bir an önce kurtulsun diye
Erkek Lisesi’ni bitirir bitirmez de Fransa’ya
ekonomi tahsiline göndermiş. Sonuç hüsran.
İki lafı bir araya getirecek kadar Fransızca bile öğrenemeden
hülyalar içinde geçen iki koca yıl, sergiler, konserler, sahaflar ve
içkili, dumanlı ev toplantıları ve koca bir boşluğa harcanan bir dünya para.
Döner dönmez, Edebiyat Fakültesi’ne kayıt ve Baudelaire tercümeleri
etüt edeceğini sanarak başlayan bir edebiyat eğitimi mücadelesinde
Dede Korkut dersi yüzünden uzayan okul.
Ama bolca kitap, bolca roman, şiir, hikaye ve temsil.

Turan Bey’in babası Hasan Fehmi Bey, Kore’de savaşıp
esir düştüğü yılları, hayatının en önemli olayı ve sonraki
tüm olayların başlangıcı olmasından ötürü sürekli göz önünde
tutmayı, her fırsatta lafı oraya getirmeyi severdi.
Ne zaman Kore’den, oradaki kahramanlık ve esirlik günlerinden
bahsetse, her daim sinirli çehresi gevşer, yüzünün bıçak kesiği
gibi kati çizgileri yumuşayarak yuvarlak ve müşfik kırışıklıklara dönerdi.
“Türk’ün ateşle imtihanıydı!” derdi, lafı geçince.
Oğlunun kitaplarından birinin adıydı bu söz,
çok severdi onun olmadığı ortamlarda kullanmayı.
Hayatının doruk noktası saydığı o yıllardan kalan izleri ömür
boyu taşıdı da. Sırtında sağ omuzdan koltuk altına doğru yirmi üç dikiş,
şifası bulunamayan uykusuzluk, hafıza zayıflığı ve karanlıkta
kalamama, yalnız duramama. Oysa, ömrünün son günlerine kadar,
yakaladığı her fırsatta anlattığı kahramanlık destanının arkasında,
karabasan kabuslarla peşini hiç bırakmayan kalın bir korku perdesi çekiliydi.

Askerliği Ayaş’a çıkınca sevinmişti Hasan Fehmi Bey.
Cihan Harbi’nin ikincisi de geçip gitmiş, dünyanın üstünden
o kara örtü çekilmişti, pırıl pırıl bir başkent yeşeriyordu
Anadolu’nun göbeğinde. Gidip görenler, tayinle gelenler
anlata anlata bitiremiyorlardı Ankara’yı.
Ulus’u, Gençlik Parkı’nı, Yenişehir’i, geniş ferah bulvarlarda
yaylanan otomobilleri, kolalı gömlekleri, cilalı iskarpinleriyle çarşıları,
kaldırımları arşınlayan genç Cumhuriyetin yeni şehirlilerini göreceğini,
aralarına karışacağını düşününce heyecanlanmıştı.

Acemiliğini yeni bitirmişti ki, bir gün yemekhanede topladılar hepsini,
bir ahşap çamaşır teknesinin içinden sırayla kura çektirdiler.
Boş çekenler alayda kalacaklar, Kore’yi çekenler ertesi sabah
Etimesgut’a sevk edileceklerdi. Şansı bir tek orada yaver gitti.
Üç kişiydiler. Askerliğin ilk günlerinden beri kanları kaynamış,
birbirlerini koruyup gözeten üç arkadaş.
Şansına, Kore’yi çekenlerden olmuştu üçü de.
Keşanlı Nalbant Şekip, İstanbullu Tevfik ve Hasan Fehmi.
Şekip’in namı lakap değildi, askere gelmezden evvel sivilde
hakikaten de nalbantlık ederdi. Babasından yadigar mesleğinden
askere gelene kadar ekmek yiyen bu talihsiz Roman çocuğuna,
alayda da demir-kaynak işleri yaptırırlardı.
Eğlenceli, edepsiz fıkralar anlatan, tarağıyla gırnata sesi çıkararak
askerliğin en bıkkın anlarını bile neşelendirmeyi başaran,
dünya yansa içinde yorganı yok, gamsız bir çocuktu.
İyi niyetli, temiz kalpli ve çalışkandı.
Gelgelelim talihi, can arkadaşları Hasan Fehmi ve Tevfik Bayrak gibi yaver gitmedi.
Kunuri’deki büyük çarpışmalardan birinde, dibinde patlayan
havan topunun şarapnelleri göğsünü paramparça etti.
Mezarı bile olmadı hiçbir zaman.
Oysa yirmi bir gün süren gemi yolculuğunda ne kadar da neşeliydi.
Çoğu ilk kez deniz görmüş eratın büyük bir kısmı güverte
köşelerinde kusacak yer ararken o sanki savaşa değil de
arkadaşlarıyla kayıp bir cenneti keşfe gidiyor gibi mutlu ve heyecanlıydı.

Dünya Bu Kadar, Mahir Ünsal Eriş (Sayfa 14 - İletişim Yayınları 2140 • Çağdaş Türkçe Edebiyat 345)Dünya Bu Kadar, Mahir Ünsal Eriş (Sayfa 14 - İletişim Yayınları 2140 • Çağdaş Türkçe Edebiyat 345)
Tuğçe Eker, bir alıntı ekledi.
26 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Beşinci Bölüm
'"Ben maviyi severim" dedi Mahir. "Vildan'ın gözlerindeki maviyi..Gülenay'ın gözleri kara, kapkaranlık. Ama o karanlığın içinde bir ışık var ki Selim, işte o ışık tüm dünyayı aydınlatmaya yeter..

Mavinin Kapalı Tonu, Emine Özel Summak (Sayfa 312)Mavinin Kapalı Tonu, Emine Özel Summak (Sayfa 312)

Sadece beş dakika ayırın lütfen...Alıntı
Ey Türk evladı..Ben Aliya İzzetbegoviç!...



Sevgili okurlar..

Bu bir tarihi mektup...

Bir büyük ders..

Belki uzunluğu zamanınızı alacak…

Ama bugün Pazar…

Lütfen bu tatil gününde koltuğunuza oturun 5 dakika okuyun…


Çünkü hafızalarımızı tazelemeye çok ama çok ihtiyacımız var..

Çok ama çok anlamlı ifadelerle yüklü bir mektup..

Hele, Hele küresel güçler tarafından Ortadoğu’da oynanan oyunları, son olarak Mescid-i Aksa’da yaşanan trajediyi ve Fetö’ sü, PKK’sı, İŞİD’ i ülkemizin üzerine çökme planlarını ,güneydoğumuz üzerindeki ayrıştırma ,karıştırma planlarını görünce daha da anlamlı..

O nedenle çok şey anlatıyor…

Bizden biri…

Bağımsız Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı

2003’de aramızdan ayrılan Türk İslâm âleminin ‘Bilge Kral’ı, yakın dönemin dünya tarihine damga vuran şahsiyetlerinden biri..

Bakın yazdığı mektup ile Avrupa’nın gerçek yüzünü nasıl anlatıyor, Türklere nasıl sorumluluk yüklüyor…

Gelin okuyalım;

***

"Merhaba Efendim,
Ben Aliya.
Aliya izzetbegoviç.
Bosna-Hersek'in Cumhurbaşkanıyım.
Sizi Devlet-i Aliyye'nin en güzel şehirlerinden birinden, Bosna Sarayı'ndan, sizin daha sık kullandığınız haliyle Saraybosna'dan selamlıyorum.
Bu kısacık sohbetimizde, parçası olduğumuz Avrupa'dan, Avrupa'nın ve Batı'nın aslında ne olduğuna dair bazı tecrübelerimden bahsetmek istiyorum.
Belki bilirsiniz, benim dedem Devlet-i Aliyye'nin ordusunda askerlik yapmıştı, Üsküdar'da. Orada tanıştığı bir Türk kızıyla, ninem Sıdıka ile evlenmiş. Babam Mustafa Bey, bu evlilikten doğmuş. Biz ailece 1927'ye kadar Bosanski Samac şehrinde yaşadık. Bu şehir Sultan Abdülaziz zamanında Müslümanlara tahsis edilmiş, Semendire'den gelen Boşnaklar tarafından kurulmuş. Ben iki yaşındayken Saraybosna'ya taşınmışız. Çocukluğum ve öğrenciliğim Saraybosna'da geçti. Bu dönemde Yugoslavya'da Kara Corceviç hanedanı hüküm sürüyordu. Bu hanedan, 19. yüzyılda Devlet-i Aliyye'ye isyan eden Sırp Kara Corceviç'in kurduğu hanedandı.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Corceviçier planlı bir şekilde Müslüman halkı yok etmeye yönelik politikalar uyguladı. Yapılan toprak reformuyla bize ait 10 milyon dönüm toprağa el koydular. Birçok zengin aile, bir gecede herşeylerini kaybetti, Müslümanlar varlıklı uyandıkları günün akşamına fakir bir halk olarak girdi.
Bosna'da üç halk yaşıyordu: Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar. Aslında onlar bizi Müslüman diye ayırmıyorlardı, bize Türk diyorlardı. Sırpların gözünde 1389 Kosova Savaşı'nda burayı fetheden Türkler bizdik yani Boşnaklar. (Siz de sorguladınız mı bilmiyorum ama ben 28 Haziran 1389 ile 28 Haziran 1914 arasında küçük de olsa kurnaz bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. Hatırlarsınız, 28 Haziran 1914 günü, Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip'in ateşlediği kurşun, Birinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştı. Bu savaşın en önemli amacı ise Devlet-i Aliyye'yi çökertmek ve sömürgecilere karşı direnen son kaleyi tarumar etmekti. Bunu başardılar da.)
Boşnaklara sorarsınız, tarihi hafızamızda üç tarihin çok önemli olduğunu söylerler. Birisi bu 1918. ikincisi Devlet-i Aliyye'nin Bosna topraklarından çekilmeye başladığı, Avusturya-Macaristan'ın yavaş yavaş hüküm sürdüğü 1878. Son olarak da artık Türk hâkimiyetinin tamamen son bulduğu ve Sultan Abdülhamid'in resimlerinin duvarlardan indirilip Avusturya-Macaristan imparatorunun resimlerinin asıldığı 1908. Babam o günleri gözü dolarak anlatırdı hep. Çünkü 1908'den sonra biz Boşnaklar çok büyük sıkıntılar yaşadık.
İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Sırplar ve Hırvatlar, ülkemizi ikiye ayırmaya karar verdiler. Hangi şehirde kimin daha fazla nüfusu varsa, o şehir o devletin olacaktı. Sırp ise Sırbistan'ın, Hırvat ise Hırvatistan'ın… Türklerin yoğun olduğu bölgelerde Türkler hiç hesaba katılmadan sayım yapılacaktı. Tuhaf olan ise Bosna'da en fazla nüfusa sahip milletin Türkler olmasıydı. İkinci ayrışmayı Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla yaşadık. Bu yüzyılın bizce en hazin, en zalim, en yoksul vakitleri, 1992 ile 1995 arasına âdeta sıkıştırılmış o felaket günlerdi. Hele insan onurunun tamamen ortadan kalktığı, vicdanın yok olduğu, insanlığın, evet insanlığın kaybolduğu Temmuz 1995…
Efendim,
Boşnak kime deniliyor? Sırplara ve onları himaye eden Avrupalılara sorarsanız, Avrupa'ya İslamı yaymaya çalışan Türklere deniyor. Peki, Türklere sorsanız nasıl bir cevap alacaksınız? Çoğu, Boşnaklara Müslüman olmuş Slav bir ırk diye tanımlıyor. Benim için ırk zaten önemli değil. Hele 1992-1995 arasında yaşadıklarımızdan sonra Boşnak isminin anlamı çok değişti. Ben size Boşnak'ı “Kültürünü, dinini, kimliğini sömürmeye çalışan güçlere karşı canı pahasına direnen millet” diye tanımlasam ne dersiniz, bilmiyorum. Benim gözümde, Türkiye'den bize destek olmak için gelen savaşçılar da Boşnak'tır. Bosna ismini duyduğu an, kalbinin bir köşesinde küçük bir sızı hisseden başka milletlerin insanları da…
Dedelerimizin seksen yıl önce Çanakkale'de ve Yemen'de korumaya çalıştıkları şey neyse bizim Saraybosna'da ayakta tutmaya çalıştığımız şey oydu. Dünyayı sömürgeleştirmek isteyen, bunun için bazen dini, bazen dili bazen ırkı, bazen mezhebi kullanan işgalcilere karşı insanlığı, kardeşliği bir arada yaşama idealini korumak için direndik. Bu idealin adı Bosna'ydı. Boğazı sıkıldı, kurşuna dizildi, aç bırakıldı, tecavüz edildi, yalnızlaştırıldı ve ölüme terk edildi.


O günü hiç unutmuyorum:
Yugoslavya'nın artık dağılacağı belli olmuştu. Slovenya ve Hırvatistan, bağımsızlıklarını ilan ettiler, Avrupalı devletler onları hemen tanıdıklarını açıkladılar. Biz, Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların birlikte barışla yaşayacakları bir devleti savunuyorduk. Ama Sırplar bizim gibi düşünmüyorlardı. Yugoslavya'nın hiç parçalanmadan, tamamıyla Sırp hâkimiyeti altında Büyük Sırbistan adıyla devam etmesini planladılar. Kimliğimizi yok edeceklerdi, bizi insan olarak bile görmeyeceklerdi.

Yugoslavya ordusunun bütün silahlarına, Yugoslavya istihbaratının bütün araçlarına el koydular. Bosna-Hersek olarak bağımsızlığımızı ilan etmeye kalktığımızda Avrupa bizden referandum istedi. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatların katıldığı referandumda % 64,4 bağımsızlık yönünde oy kullanıldı. Biz haklıydık ama o gün Sırp askerleri topraklarımızı, devletimizi işgal etmeye başladı.


Silahımız yoktu. Tankımız, roketatarlarımız, uçaklarımız, bombalama da… Hepsine onlar el koymuştu. Birleşmiş Milletler'e başvurduk. Avrupa'dan ve Amerika'dan adaleti, hakkı, hukuku, yıllardır savundukları demokrasiyi, hürriyet hakkını, kendi koydukları ve var olduğunu savundukları ilkelere sahip çıkmalarını talep ettik. Yardım dilenmedik, para ve silah da…

Sadece ama sadece silahsız ve korunmasız halkı koruyacak bazı tedbirler talep ettik. Çünkü Birleşmiş Milletler bunun için kurulmuştu; barışı, demokrasiyi korumak, soykırımlara engel olmak. Toplandılar, bir karar açıkladılar. “Savaşın üstüne savaş eklemek istemiyoruz.” dediler. Silah satışına ambargo koydular.
Bu ne demekti? Bütün Sırplar silahlıydı, ama artık ambargo sebebiyle, direnmeye başlayan Boşnaklara silah satışı yasaklanmıştı. Avrupa ve Amerika, Müslümanları, Türkleri yani sizin deyişinizle biz Boşnaklara elimiz kolumuz bağlı hâlde düşmanımızın önüne sürdü.
1200 gün boyunca gece ve gündüz cehennemi yaşadık.
1200 gün boyunca Avrupa'dan, Amerika'dan sesimizi duymalarını bekledik.
Her gün bizi kandırdılar, her gün bizi aldattılar.
Çare bulmak ümidiyle gittiğimiz her toplantının aslında düşmanımıza daha fazla zemin hazırlama çalışması olduğunu fark edince Avrupa'nın ne demek olduğunu anlamıştım


Onlar için biz yoktuk. Avrupa'nın ortasında bir halk, sadece Müslüman olduğu için, hakkını-hukukunu demokrasiyle aradığı için katillerin önüne elleri bağlı halde terk edildi. Ben halkımı bir savaşın yaklaştığına dair ikaz ettim, ama itiraf etmeliyim ki bir savaşın içinde olduğumuzu söylerken bile 20. yüzyılda bir millete soykırım uygulanacağını, hele bunun Avrupa'nın gözünün önünde ve hemen yanında, onların göz yummasıyla yaşanacağını hiç ama hiç düşünmemiştim. (Soykırım elbette soykırımdır.

Mesela neredeyse aynı tarihlerde Afrika'da yaşanan ve bir milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan Ruanda Soykırımı için Fransa Devlet Başkanı François Mitterand'ın “Oralarda yaşanan şeylerin ciddiye alınmasını gerekli görmüyorum.” dediğini duymuştum. Orası Afrika'ydı. Yıllarca Fransızlar ve İngilizlerin sömürdükleri topraklar. Ben de Fransızların, İngilizlerin oralara bu kadar umursamaz baktıklarını biliyordum. Biz Avrupa'da olduğumuz için en azından bir sorumluluk hissedeceklerini düşündüm. Yanılmışım.)


Peki, neler oldu Bosna'da?
Bosna, dört bir tarafından Sırp askerleri tarafından kuşatıldı. Boşnaklar, tarihte eşine az rastlanır bir direniş sergilediler. Kendi tüfeğimizi yapmaya çalıştık, kendi silahlarımızı üretmeye uğraştık. Şofbenden bombalar, soba borularından roketatarlar yaptık. Ama hiç tankımız olmadı mesela. Savaşı yaşamayan kişiye onu anlatmak çok zordur. Anlayamazsınız.

Dört tarafı dağlarla çevrili bir şehre, her taraftan ateş edildiğini düşünün. Hareket eden herşeyi vurma emri veren bir zihniyet düşünün. Çocuk, kadın, bebek, yaşlı ayırmayan bir yöntem düşünün. Ağır silahlardan 700 bin merminin yağdığı bir şehrin ne hale gelebileceğini hayal etmeye çalışın. Milyonlarca boş kovan… Elinizdeki insani malzemenin tükendiğini… Şehirde gıda bitti, temiz su şebekeleri yok edildi. Elektriğimiz ve gazımız yoktu. Odun ve kömürümüz de… Şehre giriş ve çıkış da yapılamıyordu.

Bir kuşatmaydı bu.

Çocuklarımız, bebeklerimiz, yaşlıları açlıktan, bakımsızlıktan öldüler. Birleşmiş Milletler, yardım gönderiyoruz diye bize otuz yıl öncesine ait konserveleri, pirinç paketlerini gönderdiler. Bu konserveleri sokağa koyduğumuzda, kapağını henüz açmadan köpekler bile onların kokusunu alıp hemen kaçıyorlardı.
Savaşı yöneten bir lider olarak aldığım en acı haberler, kadınlarımıza ve kızlarımıza yönelik tecavüzlerdi. Maalesef Bosna'nın her tarafından, Mostar'dan, Srebrenitsa'dan bu tür haberler alıyorduk. Bu, Sırp askerlere verilmiş kati bir emirdi. Sırp entelektüellerin teorisini yazdığı etnik temizliğin bir parçası olarak Sırp yöneticiler tarafından kurgulanmış iğrenç bir plandı. Bir gün Brçko'da üç bin kardeşimizin boğazlanıp nehre atıldığını öğrendik, başka bir gün toplu soykırım Kosaraz'da devam etti, peşinden Prijedor'da…

Ve sonra bütün Bosna'da…


Biz Sırplara düşman değildik. Onların yöneticilerinin bize ve ortak yaşama idealine karşı çıkmalarına direniyorduk. Yani Sırp devletinin takip ettiği işgal politikasına… Ama düşmanımız yani Sırplar, doğrudan bizim milletimize düşmandı. Savaşta bile olsak, inançlı birer Müslüman olarak Kitab ne emrediyorsa ona göre davranmak zorundaydık. Öyle de davrandık. Bunu, insanlık ve İslamlık onuruyla ve gururla söyleyebilirim. Sırplar, şehitlerimizi gömdüğümüz mezarlarımıza bile tahammül edemediler, hepsini tarumar ettiler. Sadece mezarlarımızı değil, tarih? eserlerimizi de…

Yüzyılların kıymeti Mostar' daki köprümüz, Saraybosna'daki NAHIT Kütüphanemiz ki bu kütüphane Avrupa mimari tarzına göre inşa edilmişti. Yıktılar, yaktılar. Yıkılan 1300 camimizi saymaya gerek var mı bilmiyorum.
200 bin insanımızın öldüğünü, binlerce kadınımıza ve çocuğumuza tecavüz edildiğini, insanlarımızın açlıktan kırıldığını ve yüz binlerce vatandaşımızın yurtlarından kaçmak zorunda kaldığını gördükleri halde Fransa, İngiltere, Rusya gibi büyük devletler ne yaptı dersiniz? Onlardan sadece Saraybosna'ya uygulanan ambargoyu kaldırmalarını istediğimiz zaman, Güvenlik Konseyi toplandı ve talebimiz işte bu modern ve demokrat devletler (!) tarafından reddedildi. Ben hem onların, hem Sırpların bana karşı işlediği suçları affedebilirim, askerlerime karşı işledikleri suçları da… Ama söyleyin, hangi sabır, hangi vicdan, hangi inanç onların kadınlarımıza ve kızlarımıza yaptıklarını affettirebilir? Asla affetmeyeceğim.


Bütün bu anlattıklarımdan sonra Batı'nın ve Avrupa'nın Bosna'da yaşanan soykırıma müdahale etmediğini söylemiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Onlar, bu soykırıma doğrudan ve çok etkili bir şekilde müdahale ettiler: Sırplara yapabilecekleri her türlü yardımı perde arkasında yaptılar, Boşnakları elleri kolları bağlı bıraktılar ve sonunda zeminini hazırladıkları Müslüman kıyımını oturdukları yerden seyrettiler.
Saraybosna'yı, Mostar'ı gezerken göreceksiniz ki bizim şehirlerimizde park yoktur. Bütün parklarımız şehitlerimizin istirahatgâhı. Boşnakların en mahir olduğu işlerden biri de mezar taşıdır. Bu sözün ne anlama geldiğini şehirlerimizin dört bir köşesinde karşınıza çıkacak şehitliklerimizde göreceksiniz.

Dünya Bosna'yı o mucizeyi ve onurlu direnişiyle hatırlasın istesem de bizim yüreğimizde sakladığımız ama yine de yüzümüze yansıyan şey “acı"dır. Lütfen bu söz sebebiyle bize acımanız gerektiğini düşünmeyin, hatta sakın bize acımayın. Çünkü bahsettiğim bu acı ancak bir Boşnak'ın anlayabileceği ve hakkıyla yaşayabileceği bir histir. Biz acınacak bir millet değiliz aksine bastığımız her adımda gururla yürüyoruz.


Size Bosna hakkında anlatmak istediğim son şey çoğunuzun üstünkörü bildiği, bazı detaylarına vakıf olmadığı Srebrenitsa Olayı hakkında… Bir insanın hayatında karşılaşabileceği en aşağılayıcı, en zalim, en adi günlerin yaşandığı katliam… İnanın, o gün Srebrenitsa'da bulunan binlerce Boşnak kardeşimize Allah'ın Kitap'da bize anlattığı cehennemi tarif etseniz, onlar o cehenneme sığınmak için ne yapmaları gerekiyorsa mutlaka yaparlardı. Ama buna bile fırsatları olmadı.


Srebrenitsa, Sırbistan sınırına yakın olan bir şehrimizdi. Birleşmiş Milletler savaş devam ederken burayı Güvenli Bölge ilan etti ve Hollandalı bir askeri birliği şehrin beş kilometre yakınına, Potocari'deki kampa yerleştirdi. Şimdi dinleyeceklerinizi lütfen yüzlerce yıl önce yaşanıp bitmiş bir hadise olarak dinlemeyin. Henüz yirmi yıl önce yaşanmış ve etkileri hâlâ devam eden çok taze bir dramdır bu.
Güvenli Bölge ilan edilen bir yerde "Avrupa'nın ilkeleri” gereği insanlar silahsızlandırılır. Boşnak kardeşlerimiz de Avrupa'ya güvenerek ve artık NATO, BM gibi kurumların koruması altına girdiklerini düşünerek silahlarını teslim ettiler.

Fakat 1995'in Temmuz'unda Sırplar, Radko Mladiç komutasında Srebrenitsa'yı abluka altına aldılar. Dağlardan sivil insanlara tanklarla, toplarla saldırmaya başladılar. Çevre kasaba ve köylerdeki vatandaşlarımız, büyük bir korkuyla güvenli yer bildikleri Srebrenitsa'ya sığındı. Şehrin nüfusu bir anda katbekat arttı. Artık bırakın evleri, sokaklarda bile yatacak yer, yiyecek gıda kalmamıştı. Mladiç, bir insanın asla yapamayacağı bir planla silahsız ve korunmasız bu insanların üzerine ateş kustu.

Binlerce Boşnak, canını kurtarmak üzere Potocari'deki BM kampına sığındı. Şehir boşaltılmış, yirmibine yakın masum sivil halk, kampın etrafına kaçmıştı. Gücü yetenler ise ormanlara dalıp Tuzla tarafına doğru koşmaya ve kurtulmaya çalıştı.
Mladiç, askerleriyle birlikte Srebrenitsa'ya girdiğinde yakılmış evler, yıkılmış camiler ve okullarla karşılaştı. Sokaklarda tek bir insan bile yoktu. Büyük bir keyifle gezindiği caddelerde “Nihayet Türklerden intikamımızı alıyoruz, artık onları Avrupa'dan tamamen kovmanın zamanı geldi.” diye konuşuyor, askerlerini tebrik ediyordu.


Bugün Almanya'ya gitseniz, sokaklarda karşılaştığınız herhangi bir Alman vatandaşının yüzüne baksanız, Yahudi soykırımı sırasında yaşanan insanlık dışı olayları bu insanların yaptığına inanır mısınız? Ben inanamıyorum. Tıpkı sokakta karşılaştığım bir Sırp'ın o gün Srebrenitsa'da yaşananları yapacağına inanamadığım gibi. Fakat yaptılar.

Maalesef yaptılar.
Miadiç, askerleriyle Potocari'deki kampa geldi. Kampa sığınan bütün sivillerin kendisine teslim edilmesini istedi. O gün, orada bulunmalarının tek sebebi, silahsız ve korunmasız hâlde kendilerine yalvaran halkı korumak olan birliğin komutanı, hiçbir direnç göstermeden bu isteği kabul etti.

Şimdi gözlerinizi kapatın ve erkek, kadın, çocuk, yaşlı yirmi bin kişinin aynı anda “Bizi teslim etmeyin, öldürecekler.” diye yalvardığını düşünün. Nasıl hüzünlü ve uğultulu bir ses, değil mi? Mahşer yeri denilen bu olsa gerek. Bu sesi umursamamak için ne kadar zalim olmanız gerekir, bir fikriniz var mı?

Sizin yoksa da tarihin bir fikri var: BM Bosna Barış Gücü Komutanı, Fransız General Bernard Janvier veya Hollanda Askeri Birliği Komutanı General Tom Karremans olmanız yeterli!
Bombardıman altındaki Güvenli Bölge'yi korumak için bir tek adım bile atmayan bu beyler, yirmibin masum sivili o gün Radko Mladiç'e teslim ettiler. NATO'ya bağlı uçakların, karargâhtan havalandığını ama İtalya üzerindeyken yeni bir emirle geri döndüğünü artık hepimiz biliyoruz.
Peki, o gün orada neler oldu?


Size söylemiştim, bize yapılan herşeyi affedebiliriz ama kadınlarımıza ve çocuklarımıza yapılanları asla affetmeyeceğiz.
Dokuz yaşında henüz ergenliğe girmemiş bir erkek çocuğunu düşünün. Yanında annesi var. Sırp askerler, çocuğun kafasına silah dayıyorlar ve ondan çırılçıplak soydukları kadına yani annesine tecavüz etmesini istiyorlar. Sonunda askerlerin istediğini yapamayınca kafasına yediği tek kurşunla ölüyor. Bu sırada Hollandalı Barış Gücü askerleri kulaklarına takılı kulaklıkla müzik dinliyorlar.
Bir kadın, kucağında beş yaşında kız çocuğu. İki asker, kızı annesinin kucağından indirmeden kadının ellerini ve bacaklarını iki yana açıp üçüncü bir askerin tecavüzüne yardım ediyor.

Bu sırada Birleşmiş Milletler komutanı, askerlerin önderi Mladiç'le aynı masada bira içiyor.
Bir bebek. Kampın etrafındaki binlerce insan gibi ağıyor. Sesi, askerleri rahatsız etmiş. Annesine “Kes şunun sesini!” diye bağırıyorlar. Kadın bebeğini sarıp sarmalıyor, susturmaya çalışıyor ama başaramıyor. Asker “Sen susturamazsan ben sustururum.” deyip elindeki çakıyla bebeğin dilini kesip yere atıyor.


Türk'ün evladı…
Unutma.
Ben Aliya,
Boşnakların içinde herhangi biriyim. O gün bütün Avrupa bizi yapayalnız bıraktı. Üç gün içinde sekiz bin vatandaşımızı katlettiler ve toplu mezarlara gömdüler. Binlerce kadınımıza tecavüz ettiler. Binlerce çocuğumuzu yetim bıraktılar.

Henüz mezarlarını bulamadığımız kaç kardeşimiz daha var, bilmiyoruz. Önce, hepsini sıraya dizip tek tek öldürmeye başlamışlar. Elinize kazma kürek verildiğini, bir çukur kazdırıldığını, sonra kafanıza bir kurşun sıkıldığını düşünün. Biraz zaman geçince işin çok uzun süreceğini anlıyorlar. Bu kez yirmili, otuzlu, kırklı gruplar hâlinde daha büyük çukurlar kazdırıyorlar. Vatandaşlarımızı bu kuyuların içine atıp üstlerine kurşun yağdırıyorlar.

Bu kez de çok fazla mermi harcandığını anlayıp başka bir yola başvuruyorlar. Çukurlara doldurulan kardeşlerimizin üstüne bomba atıp onları paramparça ediyorlar. Onların mezarını biz bulmadık. Kelebekler buldu. Mavi kelebekler. Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikleri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık. Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık. Binlerce şehidimizi çıkarıp Potocari'deki şehitliğe defnettik.


Biz “Bosna'da kendi devletimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna'da sadece bizim dinimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna'da sadece bizim kimliğimiz olsun.” demedik, onlar dediler.

Bizim Bosna'da savunduğumuz şey, Batı'nın tüm dünyaya göğsünü gererek anlattığı Helsinki Nihai Senedi'ydi, Paris Şartı'ydı, demokrasi ve hürriyet ilkeleriydi. İki yüz bin canımızı kaybettiğimizde, binlerce kadınımız karınlarında kocalarını öldüren askerlerin bebekleriyle terk edildiğinde, yirmi dokuz günlük bebeklerimiz öldürülüp toprağa düştüğünde Avrupa'nın anlattığı şeylerin koca bir yalan olduğunu anladık.

Amerikan Başkanı George Bush'a toplama kamplarını, tecavüzleri, ambargoyu delilleriyle gösterdiğimde verdiği tepki dünyanın nasıl yönetildiğini öğretti bana. Petrol için Irak'a bir gecede savaş açan ama buna demokrasi kılıfı uyduran, yıllarca Afganistan'da, Pakistan'da, Afrika'da, Filistin'de, Hindistan'da askeri operasyon yapan Amerikan Başkanı, anlattıklarımı dinledikten sonra tek bir cümle söyledi bana: “Bosna bizim meselemiz olamaz, o, Avrupa'nın bir iç meselesi.”


Ben Aliya,
Aliya İzzetbegoviç.
Unutma, Türk'ün evladı!
Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. Onların demokrasi dedikleri, hürriyet dedikleri, aidiyet dedikleri, barış ve hoşgörü dedikleri ilkeler, Saraybosna'da, Srebrenitsa'da, Mostar'da toprağın altına gömüldü. Hem de çok acı hatıralarla… Biz, kendi çocuklarımız en azından tebessüm edebilsinler diye yaşadıklarımızı yeni nesillere anlatmıyoruz, anlatmayacağız.


Ama sen bizim yaşadıklarımızı sakın unutma!
Onlar askerleriyle, basın ve medyasıyla, kurumlarıyla çok güçlüler. Onların güçlerinden değil, ikiyüzlü olmalarından kork.
Biz, senin kardeşin olduğumuz için öldürüldük, boğazlandık, tecavüze uğradık.
Senin hafızana sahip olduğumuz için toplu mezarlara gömüldük, yok edildik.
Türk'ün Evladı,
Bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen'de, Çanakkale'de, Filistin'de, Kırım'da, Açe'de, Türkistan'da korunmak istenen sancaktı. O, ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. insanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi.


Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme.

Biz, Çanakkale'den sonra direnişi devam ettiren nesiliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız.
Ama unutma!
Sömürgeciler, seni tamamen Asya'ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar.
Sen Türk'sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın.
Batı, Haçlı Seferlerini düzenlerken Araplara Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale'de Kürtleri boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Arap'a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt'ü senden, seni Kürt'ten ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor.

Türk'ün Evladı,
Biz Boşnak'ız ama Türk'üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın kadar Boşnak'sın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok. Sırp'a karşı sorumlu olduğumuz için değil, yasayla zorunlu kılındığı için değil, kimimiz dinimiz, kimimiz milletimiz, kimimiz Kitabımız, kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk. Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine karışmadık. Mezarlarıni çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik, bebeklerini boğazIamadık.
Sen var olmak zorundasın.
Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın.
Sömürgecilerin tezgahlyla saflara ayrışmamalısın.
Türk'ün Evladı,
Bizi, onların bize yaptıklarını ve sorumluluğunu sakın unutma."

***

Evet Bilge Kral, unutulmaz devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’in ardında bıraktığı tarihi mektup çok şey anlatıyor…

Ders gibi…

Tabi ki o dersi alabiliyorsak…

Allah gani ,gani rahmet eylesin..

Mekanı cennet olsun...

Tuco Herrera, Kabil'i inceledi.
 24 Haz 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

- MOR MARMARA MERMERİNE İNATLA MER MARMARA MORMORU DİYECEK İSEN.... -

Yazarı daha önce birkez sözcü kitabevinin sitesinde görmüştüm tesadüf eseri gezinirken .. ama Eduardo Galeano ,Jorge Amado ve Vargas Llosa ( Konuk Sahaftan Mahir abi varol sen !!) gibi latin yazarları pek bir sevdiğim , siyasi görüşüm ve hayata bakış açımız kesişim kümesinde yer aldığından kellii bunu da bir araştırayım dedim .. girdim baktım kaynakçadan zibil gibi kitabı var .. yahu dedim bunu nasıl kaçırmışız.. neyse ocak ayı geldi çattı ankara da kitap fuarında kırmızı kedi de stant açmış .. son gün gittim açık havada kesilmiş karpuza taarruz eden kara sinekler misali( ilk gün gidenlerden olmayınız ..eğer ki 2 kitaba 5 i 1 yerde fiyatı ödemek istemiyorsanız =) )güzel bir indirimle ve kınanacak cesaretsizliğimle ( e bilmiyoruz kardeşim baklava alıp KEFİR içmekte var işin sonunda!!) indirimden 7 8 lira gibi komik fiyatlarla bu ve ölüm bir varmış bir yokmuş kitaplarını aldım temkin ile ...neyse geldik eve bir kaç gün bekledi tabii ..nesin vakfından da ziftlenmiştim tonla kitap ( AZİZ NESİN ÇOOOOOOOK BÜYÜKSÜN!).. erittim onları başladım bunu okumaya ölüm bir varmış... ile .. arkadaş konu çok güzel kurgu mükemmel .. white russian yapıyorum süt var votka var kahlua YOK!!! adam imla kurallarını konuşma çizgisini yemiş bitirmiş yok öle bişey bu herifin lügatta!! daha öncede yorumumda belirttiğim gibi : "Bu adamın açıklanamaz bir inat ve sebatla NOKTA yerine VİRGÜL kullanıyor oluşu , ruhumda bitmek tükenmez zelzelelere , gözlerime yuvalanan nurlu kataraktlara ve tekrar tekrar başa dönüp sayfa çevirmemden dolayı sağ elime çöreklenen bağımsız bir parkinson başlangıcına sebep oldu.." ilkten bir barışamadık kendisiyle .. kitabı bana satan kırmızı kedi yayınevindeki " al ölümü gör!" diyen kızında kulaklarını çınlattık bol bol... neyse hiç adetim olmamasına rağmen irana elçi gönderen israil misali 5 6 günde bitirdim kitabı..malülen emekli olmuştum imla ve yazım kurallarından dolayı ama damakta da "mid well" kıvamlı t bone steak ve şiraz' ın " o muhteşem tadını aldım.. ilk kez okuyacaklara not düşeyim ben yandım siz yanmayın .. sayfa sayısı bakımından hafif kitaplarla yazarın imla universe' ünü ( dünyasını ) önce bir algı sınırlarınıza sokun zira kendisi virgüllerin efendisi ...neyse kısa kes yeter halk ekmek kuyruğuna döndü burası diyenleri duyar gibiyim ..kitabımıza gelir isek ..

az buz alışmışsınızdır sanırım yorumlara .. açık kapı bırakmaktan yanayım her zaman .. spoiler yok rahat rahat oku şekerpare!!!

öncelikle belirteyim ki sonrasında altta yorumlarda kan davasına dönen yorumlar olmasın.. kitap , eski ve yeni ahitten (which are) : yani tevrat ve incilden yola çıkarak söz konusu "itikatın" YUMUŞAK KARNINA pek çok güzel soru ile yöneliyor.. adem ve havva ile başlayan yolculuk , kahramanımız kabil ' in yön verdiği maceraları ve zaman içerisinde yaptığı yolculuklar ile bizlere taşınıyor..babil kulesi , lut kavmi , nuh tufanı bunlardan akla ilk gelenler.. ( özellikle lut kavmi bölümünde meleklerin başına gelenleri sarkastik ve eğlenceli bir dille aynı zamanda ağır eleştirilerle aktardığı kısımlar cidden gülümsetti =) ) ve tabii bu sırada inanç ve judeo chritianism ( yahudi etkileşimli hristiyanlık ) limanlarını da BOL BOL BOLBOMBALIYOR yazar.. olacakları bildiğim için şimdiden uyarayım.. MOR MARMARA MERMERİNİ inatla MER MARMARA MORMORU kıvamında yorumlayacaksanız ve sorgulamaktan yana değilseniz uzak durun ..

buraya kadar sıkılmadan okuyanlar için :

https://www.youtube.com/watch?v=ivki1lPTkS0

Turgut Keskinel, bir alıntı ekledi.
06 Haz 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Ama bahtsızlık belalı bir kara bulut gibi, başının üstüne durdu mu yağıp rahatlamadan gitmiyor.

Olduğu Kadar Güzeldik, Mahir Ünsal Eriş (Sayfa 109)Olduğu Kadar Güzeldik, Mahir Ünsal Eriş (Sayfa 109)