Allah "Ol!" der ve olur. Cehennem sandığın yer, bir anda cennet oluverir.. Hayat; anlamakla anlatamamak arasında sıkışıp kalanların cehennemi değildir. Yüce Allah'ın, "Seni Ben anlıyorum." diyerek kalbini teselli ettiği en mahrem, imandan bir cennettir. Kelimeler kifayetsiz kalınca sükût konuşur. Ve o sükûtu, O Ebedî Sevgili'den başka kim duyabilir? Anlatamadığın her derdini Allah zaten biliyor. Her hâlini anlayan bir Rabbin varken, anlaşılmamak gerçekten dert mi? ___ /Güven Taşdemir
1000Kitap
Benim yürek sızım Baktığın her yerde gölge olmak Geçtiğin her yolda esinti Ayağa her kalktığında gücün olmak Ciğerine doldurduğun nefes Bitmeyen umudun Tükenmeyen çaban olmak Geçmişinde değil sadece,bu gününe yarın Yaşanmamış yıllara inat yaşanacak bir ömür olmak Sensiz geçen gecelere seninle ıssız kalsak Dudaklarında yaktığım ateşle yine seninle yansak Göz çukurlarına yaştan değil mutluluktan aksak Seni baştan aşağı benim yapsan İkiye bölüp bakabilsen içimde ki mabede Kıyamazdın sana büyüttüğüm mahrem sevgime Biz hep bize kalsak.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İnsan, hayat-ı beşeriyetin nihayetsiz yolları üzerinde, ekseriyetle saadet-i hayâlin uzak ufuklarında kaybolur. Zanneder ki gönlün aradığı o sükûn-ı ebedî, ancak bütün arzuların nihayet bulduğu bir menzil-i baîdde kendisini beklemektedir. Hâlbuki ruhun en mahrem köşelerinde saklanan bazı saadetler vardır ki, bir vuslat ânından ziyade, o vuslata doğru sürüklenen kalbin ince intizarında zuhur eder. Çünkü ümit, insanın karanlık gecelerine serpilmiş nûr-ı seher gibidir; henüz gelmemiş günlerin vaadini taşıyan sessiz bir tesellidir. Bazen bir hatıra-i latîfenin gölgesinde, bazen bir tebessüm-i manidarın bıraktığı derinlikte, yahut yalnızca varlığını bilmenin kâfi geldiği bir kişi… Bazen de ismi konulamayan bir hiss-i muhabbetin sessiz akislerinde yaşar. Öyle duygular vardır ki tarif edilmeye çalışıldıkça solgunlaşır; ancak kalbin derinliklerinde yaşandığı vakit hakikatini bulur. Belki de mesutiyet, hayat yolunun sonunda bekleyen kusursuz bir saadet değildir. Belki mesutiyet; meçhul yarınların karanlığına rağmen gönülde muhafaza edilen o ince ümit, o nazlı bekleyiş ve ruhu yarına bağlayan o görünmez bağdır. Zira insan bazen vardığı yerde değil; yol boyunca büyüttüğü hayallerin, sakladığı hislerin ve kaybetmediği ümidin içinde tamamlanır.
04:12, Zemin Kat
Florasan lambanın stabil vızıltısı, kahve otomatının plastik bardağı hazneye düşürürken çıkardığı o mekanik sesle bölünüyor. Sabaha karşı sıfır dört on iki. Kampüs kütüphanesinin zemin katı, finallere bir gün kala uykusuzluktan gözleri kanlanmış, kafein ve dedikoduyla ayakta kalan yirmi yaş grubunun panayır yeri. Plastik masanın etrafında beş kişiyiz. Önümdeki anayasa hukuku notlarının üzerine, karton bardaklardan sızan kahve halkaları yapışmış. Konuşma, son iki saattir olduğu gibi yine aynı iki eksen arasında, bir sarkaç gibi gidip geliyor: Üst dönemden birinin ev partisinde yaşananlar, kimin kiminle arkadaki odaya geçtiği ve ertesi sabah geriye kalan o çiğ, estetikten yoksun detaylar. Masadakilerle aynı yaştayım, kağıt üzerinde yirmi birim; ancak onların o vahşi anlatma arzusuyla mahrem olanı masaya meze yapışlarını izlerken, içimde otuzlarında bir kadının bıkkınlığı ve mesafesi var. Kurulan her cümlenin, havaya fırlatılan her kahkahanın aslında bir üstünlük kurma ya da kendi içlerindeki o derin yetersizliği kapatma çabası olduğunu görmek için akranlarımın o gürültülü dünyasına ait olmamak, o zihinsel mesafeyi korumak yetiyor. "Şuna baksanıza," diyor yanımdaki, çenesini otomatların arkasındaki koridora doğru uzatarak. Bakışlar tek bir noktada kilitleniyor. Koridorun sonundaki masada tek başına oturan, hırkasının kolları ellerini kapatmış, saçları darmadağın bir kız öğrenci var. Önündeki kalın kitaba gömülmüş, dünyadan habersiz not alıyor. Masadaki ses tonları aniden vites yükseltiyor. Kelimeler hafif birer alayla başlıyor, saniyeler içinde acımasız birer infaza dönüşüyor. Kızın giydiği eski hırkadan girip, kampüsteki yalnızlığından çıkıyorlar. O isimsiz, zararsız kıza yöneltilen bu kolektif gaddarlık, masadakileri birbirine bağlayan yegane tutkal o an. Birini
Açan gül yaprakları gibisin kokuna ekmek basmalı
İçimde yanan ateş bu, Açığa vuruyor duygularımı Sen ne kadar gizlensen İçinden taşıyor o tensel Kutsal ışık, çalıyor aklımı Söz oyunları gereksiz Canım çekiyor dudaklarını İçine ister bal doldur İster zehir Bereketli yağmurlar gibi Kuşatayım tüm ovanı Viraneyim, gitmeden Bir gün görsün şu fakir, ölmeden.. Sonra hergün gel Tekrar göm en beyaz En mahrem yerlerine başımı Güvercin gibi Dönüyorum ardında Kırma kanadımı Güneşle ortaksın biliyorum Umurumda değil, Elimi tut Şimdi,yak gitsin.. Arşa kadar başımı.. Bu sana vedam..
Biraz önce bir film izledim. İsmi Atlıkarınca. Biz ne kadar şükretsek az. Ne güzel; evde, aile içinde, güvenle büyüdük. Ama bunu yaşayan binlerce çocuk var. “Doğru baba seçmek çok önemli” diye düşünürken eski bir anı gözümde bütün gürültüsüyle canlandı. Sanırım 2020 civarıydı, Covid döneminde hastaneden taburcu olmuştuk. sevgilimle 1 ay pencereden görüşmüşüz çok özlemişiz. 2 yaşında bir kız yeğenim var. Sevgilimi çok seviyordu. “Bulağ, Bulağ” diye peşinden koşuyor, onu görmek için can atıyordu. Bu arada ailelerimiz yoğun bakım sürecinden önce tanışmıştı zaten biz ailece o geceden sonra pozitif olmuştuk. Sevgilim, müstakbel eşim Bulağ taburculuktan sonra ilk fırsatta bir akşam beni görmeye geldi. Hava erken kararıyordu. Yeğenim de onu görmek için ağladığından onu da aşağı indirdim. Arabada geçti hadise.. Kucağına aldı, biraz sevdi. Sonra birlikte markete gittiler. Kaju çok sevdiği için onu sık sık markete götürürdü. “Kaju nerede kızım?” der, benim küçük bebeğim de tarif ederdi. Gidip alırlardı. Neyse, marketten geldiler. Hem kaju yiyorlar hem oynuyorlardı. Bir ara sevgilim beni koklamaya arada yanağımı boynumu öpmeye başladı. Fakat yüzü çok ısındı, dudakları belirgin şekilde sıcacık oldu. Bu sırada bebek de onun kucağında, küçük ayaklarıyla üzerinde geziniyor, zıplıyordu. Sevgilimin, çocuk kucağındayken artan vücut ısısı ve gözlerini kısması beni şüpheye düşürdü. Elimle sertleşip sertleşmediğini kontrol etmek istedim. Aniden elimi tuttu ve itti. Telefonun ışığını açtım. “Bakacağım” dedim. “Ne demek istiyorsun?” diye agresifleşti. Ama ne kadar karşı çıkabilirdi? Işığı açmıştım. Yüzü alı al, moru mor olmuştu. Parmağımın ucuyla dokundum; taş gibiydi. Bebeği apar topar kucağından aldım. Panikle, “Saçmalama, ben öyle biri miyim? Seni özledim, kokunu alınca oldu”