Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
“Ama... Ama bu, ev gibi değil ki. Kitap ormanı sanki.”
“Korkmayın ayakta kalmazsınız, bir koltuk, sandalye bulunur” dedim. “Kitap sütunları da üstünüze devrilmez. Ben istemediğim sürece tabii. Çünkü mühendislik sezgisiyle dizildiler.”
“Zirveye çıktıkça konuşacak şeyler ne kadar da azaldı, elimizde kalan düşünceden başkası değil, içimde konuştuğum kim? Hiçbir harf, hiçbir kelime gereksinimi hissetmeden devam eden en bu iç konuşmalarımı dinleyen kim?”...
Birisinin kendisini dinlediğini biliyordu Hatice binti Huveylid... İnsanların gürültüsünden kaçtıkça, onu dinleyen ve her halinden haberdar olan Allah’ı Hira Dağı’ndaki uzlet tırmanışlarında yakinen hissediyordu...
Rüzgar, şayet kulak verilse, konuştuğu işitilecek letafette... Ay ve Güneş bu saadet hanesi üzerine doğabilmek için sanki biriyle yarışıyor gibi... Güneş gül misali yanıyor, gecelerde mercan parlıyor, bahçeyi ve evi dolduran tatlı esinti, içinde binlerce şarkıyı taşıyor...