Hayır, diye düşündü. Hiçbir şeye pişman değilim. Kaybettiğim şeyler oldu, ama soru sormuyorum, çünkü var olanları sevdim. Boşluk anlarını bile, cevapsız kalanları bile ... Zaten onları sevmiş olmam hayatımın asıl cevapsızlığı. Ama sevdim. Eğer sonunda insanın bir yüce yargıç önünde geçmişini anlatacağı efsanesi doğruysa, ben büyük bir gururla, yaptığım şeylerden birini değil, hiç yapmadığım bir şeyi anlatırım. Hiçbir zaman dış yaptırıma başvurmadığımı söylerim. Orada durur, ben Gail Wynand'ım, derim. Her suçu işledim, ama en büyüğünü işlemedim. Varoluşun harikulade duygusunu boşuna saymadım ve kendimin dışında bir neden aramadım. Budur benim gururum. Şu anda sonumu düşünürken, diğer yaşıtlarım gibi ağlamayışım bundandır. Ama yararı ve anlamı neydi? Bendim yararıyla anlamı. Ben, Gail Wynand. Yaşamış ve eylemlerde bulunmuş olmam.
Dünyada mutluluk olamaz diyen insanları düşünüyordum. Yaşamakta bir neşe bulabilmek için nasıl çabalıyorlar, Bak ne mücadeleler veriyorlar. Bir canlı yaratık neden acıyla yaşasın. Bir insanın kendi sevinci dışında herhangi bir amaç için yaşamasını kim, ne hakla isteyebilir? Her insan onun peşindedir. Vücudunun her zerresi onu ister. Ama hiç bulamıyorlar işte. Acaba neden? Sızlanıyorlar, hayatta bir anlam bulamadıklarından yakmıyorlar. Benim özellikle nefret ettiğim bir tür insan vardır. Daha yüksek bir amaç, evrensel bir amaç arayanlar. Ne için yaşayacaklarını bilemeyenler. 'Kendimizi bulmalıyız1 diye inleyip duranlar, her tarafta herkesten duyarsın bunu. Yüzyılımızın tipik zırvası oldu artık. Açtığın her kitapta var. Salyası akan her kişinin itirafında var. Bunu itiraf etmek soylu bir şey sayılıyor. Oysa bence en utanç verici şey bu olmalı."
"Bak, Gail." Roark ayağa kalktı, uzanıp ağaçtan kalın bir dal kopardı, onu iki eliyle tuttu, yumruklarım dalın iki yanında sıktı bilekleriyle parmak eklemleri daim direncine karşı kasıldı. Roark dalı yavaşça yay gibi büktü. "Şimdi ne istersem yapabilirim bundan. Yay, mızrak, baston, ray. Hayatın anlamı bu."
"Gücün mü?"
"İşin." Dalı yana fırlatıp attı. "Dünyanın sana sunduğu malzeme ve senin ondan yapabileceklerin ...Ne düşünüyorsun?
İnsan ancak kendi zihniyle var olabilir. Dünyaya silahsız gelir. Tek silahı, kendi beynidir. Hayvanlar yiyeceklerini fiziksel güçleriyle bulurlar. İnsanın pençeleri, sivri tırnakları, boynuzları, büyük kas gücü yoktur. Yiyeceğini ya toprağa ekmek ya da avlamak zorundadır. Ekebilmek için bir düşünce sürecine ihtiyacı vardır. Avlamak için silahlara, dolayısıyla silah yapmaya ihtiyacı vardır ki o da bir düşünce sürecidir. Bu en basit gereklilikten en yüce dinsel soyutluğa kadar, tekerlekten gökdelene kadar, neysek ve neye sahipsek hepsi insanın bir tek niteliğinden doğmaktadır... o da mantıklı bir zihnin fonksiyonudur.
Ama zihin, bireyin sahip olduğu bir şeydir. Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. Bir grup insanın vardığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme sürecidir, ya da birçok bireysel düşüncelerin bir ortalamasıdır. İkincil önem taşıyan bir şeydir. Birincil eylem ... yani mantık yürütme süreci... bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir. Yemekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. Ama kolektif bir midede sindiremeyiz. Hiç kimse kendi ciğerlerim, başkasının yerine solumak için kullanamaz. Hiç kimse kendi beynini, başka birinin yerine düşünmek için de kullanamaz. Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. Paylaşılamazlar ve devredilemezler. "Başka insanların düşüncelerini biz miras yoluyla alırız. Tekerlek de miras kalmıştır bize. Onu alır, araba yaparız. Derken araba değişir, otomobil olur. Otomobil de uçak olur. Ama bu sürecin tümü yer alırken, bizim diğer kimselerden aldığımız tek şey, onların düşüncelerinin ortaya koyduğu son üründür. Eylem gücü, bu son ürünü alıp malzeme olarak kullanan, oradan bir sonraki adımı ortaya çıkaran yaratıcı güçtür. Bu yaratıcı güç ne verilebilir ne de alınabilir.
"Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir, derler," diyordu Banner. "Yoksa nedeni, iyi niyetin nelerden oluştuğunu hiç öğrenememiş olduğumuz için mi?"