umutsuzdu, yalnızdı, hali yoktu, canı çok yanıyordu günlerden beri. ne alnında dolaşan bir dost eli ne yardım isteyecek kimsesi vardı, ne tanrısı ne peygamberi. farecik! nazlıcık! garipcik!
geçmişten adam hisse koparmış... ne masal şey! beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi? " tarih"i "tekerrür" diye ta'rif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
annem bana bir keresinde, "zaman çok sinsidir esra," demişti, "gençken, hayata aç oluyor insan, dört bir yana saldırıyor, iştahla. sonra, bir de bakıyorsun, orta yaşı devirmişsin, muşmulaya dönmek üzeresin, hatta sona yaklaşmaktasın ama sen hâlâ hayata açsın, gözün hiç doymamış, çünkü zaman, sana hiç fark ettirmemiş avuçlarından hızla akıp gittiğini!"
öyle uzak ki yerim uzakları aşıyor, bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor. ya her şeyim ya hiçim, sorma dünyam ne biçim. bir kördüğüm ki içim çözdükçe dolaşıyor.
mutlu ve keyifli olsam da en mutlu anımda bile bazen bilmediğim bir sebepten birden içim kararıyor. saçma sapan şeylere ağlıyorum ama ne için ağladığımı kendim de bilmiyorum. işin aslı pek iyi değilim, her şeye karamsar bakıyorum. soluk renkli açık gökyüzü, batan güneş, akşam dinginliği, tüm bunlar beni kederlendiriyor ve canımı acıtıyor; kalbim ağırlaşmış gibi ve ağlamazsam bir türlü rahatlayamıyorum.. makar aleksiyeviç! dün sanki tüm hislerimi okuyabilirmişsiniz gibi gözlerimin içine baktınız, sanki benim mutluluğumu paylaşıyor gibiydiniz. çalılıktan ya da patikadan ya da deniz kıyısından geçerken önümde durup sanki sahip olduğumuz şeyleri bana göstermek ister gibi yüzüme baktınız. nasıl da iyi yüreklisiniz, bu yüzden seviyorum sizi. beni unutmayın. sık sık beni görmeye gelin. sadece sizin,
varvara alekseyevna