• Hikaye anlatma sırası kendisine gelince, Galip, yıllar önce, bir başka köşe yazarından dinlediğini söyleyerek yaşlı ve yalnız bir gazetecinin aşk hikâyesini anlatmaya başladı. Bütün hayatını Babıâli gazetelerine, dergilere çeviriler yaparak, en son filmler ve oyunlar üzerine yazılar yazarak geçirmişmiş bu adam. Kadınlardan çok, kadınların elbiselerine ve takılarına ilgi duyduğu için hiç evlenmemiş* Beyoğlu'nun bir arka sokağındaki iki odalı küçük dairesinde, kendinden de yaşlı ve yalnız gözüken tekir kedisiyle birlikte yapayalnız yaşarmış. Olaysız geçen hayatında tek sarsıntı, Marcel Proust'un geçmiş zamanın peşine düştüğü o okumakla bitmeyecek kitabını ömrünün sonuna doğru okumaya başlamasıymış.
    Yaşlı gazeteci, kitabı o kadar çok sevmiş ki, bir süre önüne gelen herkese ondan sözetmiş, ama değil kendisi gibi ne emekler vererek o ciltleri Fransızca okuyup sevecek birini bulmak, heyecanını bile paylaşacak kimseye bile rastlayamamış. Bunun üzerine içine kapanmış ve kimbilir kaç kere okuduğu ciltlerdeki hikâyeleri, sahneleri bir bir kendine anlatmaya başlamış. Gün boyunca ne zaman bir sıkıntıyla karşılaşsa, duygusuz, incelikten yoksun, hırslı ve böylelerinin hep olduğu gibi 'kültürsüz' kişilerin kabalıklarına ve acımasızlıklarına ne zaman katlanmak zorunda kalsa, "Zaten, şimdi burada değilim ben!" diye düşünüyormuş. "Şimdi ben, evimde, yatak odamdayım ve içerdeki odada uyuyan ya da uyanmakta olan Albertine'imin ne yaptığını düşlüyorum ya da uyandıktan sonra Albertine'in evin içinde gezinirken çıkardığı o yumuşak, o tatlı ayak seslerini dinliyorum keyifle, sevinçle!" Sokaklarda, mutsuzlukla yürürken, tıpkı Proust'un romanındaki anlatıcının yaptığı gibi, evinde kendisini bekleyen genç ve güzel bir kadın olduğunu, bir zamanlar tanışmayı bile mutluluk sayacağı Albertine adlı bu kadının kendisini beklediğini ve beklerken de Albertine'in neler yaptığını hayâl ediyormuş. Sobası bir türlü iyi yanmayan iki odalı kendi evine döndüğündeyse, ihtiyar gazeteci, Albertine'in Pro-ust'u terkettiği öteki ciltteki sayfalan kederle hatırlar, boş evin hüznünü içinde hisseder, bir zamanlar burada Albertine ile gülüşerek konuştukları şeyleri, onun kendisini ancak zili çaldıktan sonra zıyaret etmesini, sabah kahvaltılarını, kendi bitip tükenmeyen kıskançlık nöbetlerini, birlikte çıkacakları Venedik yolculuğunun hayâllerini tek tek, sanki kendisi hem Proust hem de kapatması Albertine imiş gibi, gözlerinden hüzün ve mutluluk yaşları akana kadar hatırlarmış.
    Tekir kedisiyle evinde geçirdiği pazar sabahları, kaba saba hikâyeler yayımlayan gazeteye öfkelendiğinde, meraklı komşuların, anlayışsız uzak akrabalarm ve sivri dilli terbiyesiz çocukların söyledikleri o alaycı sözleri hatırladığında, kendi eski çekmecesinin gözünde bir yüzük bulmuş gibi yapar, bunun hizmetçisi Françoise'ın gül ağacından masanın çekmecesinde bulduğu ve Albertine'in unuttuğu yüzük olduğunu düşünür, sonra hayâli hizmetçiye dönerek: "Hayır, Françoise," dermiş tekir kedinin işitebileceği kadar yüksek sesle konuşarak, "Albertine bunu unutmadı, yüzüğü ona geri yollamamız da boşuna olur, çünkü nasıl olsa pek yakın zamanda eve dönecek Albertine."
    Kimse Albertine'i tanımadığı, kimse Proust'u bilmediği için bu kadar sefil ve acıklı bizim ülkemiz, diye düşünürdü ihtiyar gazeteci. Bir gün Proust'u ve Albertine'i anlayacak birileri bu ülkede çıktığında, evet belki o zaman sokaklardaki bıyıklı ve yoksul insanlar daha iyi bir hayat yaşamaya başlayacaklar, belki o zaman, ilk kıskançlık anında birbirlerini bıçaklayacaklarına, Proust gibi sevgililerinin hayâlini gözlerinin önünde nasıl canlandırdıkları üzerine hayâllere dalacaklardı. Okumuş yazmış kabul edildikleri için gazetelerde çalıştırılan bütün o yazarlar, çevirmenler de Proust okumadıkları, Albertine'i tanımadıkları ihtiyar gazetecinin Proust'u okuduğunu bilmedikleri, onun Proust ve Albertine'nin bizzat kendisi olduğunu anlamadıkları için bu kadar kötü ve anlayışsızdılar.
    Ama hikâyede şaşılacak yan, yaşlı ve yalnız gazetecinin kendini bir roman kahramanı ya da yazarı sanması değilmiş; çünkü kimsenin okumadığı bir Batı
    eserini aşkla seven her Türk, bir süre sonra, kitabı yalnızca, çok severek okuduğuna değil, onu yazdığına da içtenlikle inanmaya başlarmış. Daha sonra bu
    kişi, çevresindeki insanları, yalnız bu kitabı okumadıkları için değil, kendisinin yazdığı gibi bir kitap yazamadıkları için de küçümsermiş. İşte bu
    yüzden, şaşırtıcı olan şey ihtiyar gazetecinin yıllarca kendini Proust ya da Albertine sanması değil, yıllarca herkesten sakladığı bu sırrım bir gün genç bir
    köşe yazarına açmasıymış.
    Belki de ihtiyar gazeteci, bu genç köşe yazarına çok özel bir sevgi duyduğu için ona açılabilmiş, çünkü Proust ve Albertine'i andıran bir güzellik varmış bu delikanlı köşe yazarında: Badem bıyıklı, sağlam ve klasik yapılı, güzel kalçalı, uzun kirpikli ve Proust ve Albertine gibi de esmer ve kısaca boyluymuş; teninin bir Pakistanlıyı hatırlatan yumuşacık ipeksi derisi pırıl pırıl parlarmış. Ama benzerlik de bu kadarmış işte: Avrupa edebiyatı zevki Paul de Kock ve Pitigrilli'den öte geçmeyen genç ve güzel köşe yazarı, ihtiyar gazetecinin sırlarının ve aşkının hikâyesini dinleyince, önce kahkahalarla gülmüş, sonra da bu ilginç hikâyeyi bir köşe yazısında yazacağını söylemiş.
    Yaptığı hatayı anlayan ihtiyar gazeteci, her şeyi unutması için genç ve güzel meslektaşına yalvarmış, ama hâlâ gülen öteki, oralı olmamış bile. İhtiyar gazeteci evine döndüğünde, bir anda, bütün - dünyasının yıkıldığını anlamış: Boş evinde artık ne Proust'un kıskançlıklarını düşünebiliyormuş, ne de Albertine ile geçirdikleri güzel zamanları, ne de Albertine'nin nereye gittiğini. İstanbul'da yalnızca ve yalnızca kendisinin bildiği, yaşadığı o olağanüstü ve büyülü aşk, hayatının tek gurur kaynağı olan ve kimsenin kirletemediği o yüce aşk, pek yakında yüzbinlerce anlayışsız okura kabaca anlatılacak, yıllardır tapındığı Albertine'in sanki ırzına geçilecekmiş. İhtiyar gazeteci, en son başbakanın hırsızlıklarıyla, en son radyo programlarının kusurlarından başka hiçbir şey okuyamayan budala okurların, daha sonra çöp tenekesinin altına koyacakları ya da üzerinde balık ayıklayacakları kâğıt parçaları üzerinde, Albertine'in adının, o çok sevdiği, ölürcesine kıskandığı, kendisini terkedince mutsuzluktan yıkıldığı ve Balbec'te ilk gördüğü zaman bisiklete binişini hiç mi hiç unutamadığı sevgili Albertine'in güzel adını göreceğini düşündükçe yalnızca ölmek istiyormuş.
    Bu yüzden, son bir cesaret ve kararlılıkla, badem bıyıklı ipek tenli genç köşe yazarına telefon etmiş ve ona bu şifa bulmaz ve özel aşkı, bu insanlık durumunu, çaresiz ve sınırsız kıskançlığını "yalnızca ve yalnızca" kendisinin anlayacağını söyleyerek, Proust'-tan ve Albertine'den hiçbir köşe yazısında, hiçbir zaman sözetmemesini yalvararak istemiş. Bir cesaretle de eklemiş: "Hem siz zaten Marcel Proust'un o eserini okumadınız bile!" "Kimin, hangi eserini?" diye sormuş, "niye?" diye sormuş konuyu ve ihtiyar gazetecinin aşkını çoktan unutmuş olan genç köşe yazarı. İhtiyar, her şeyi gene anlatmış ve genç ve acımasız köşe yazan gene aynı kahkahayla gülüp, evet, evet, işte bu hikâyeyi yazması gerektiğini söylemiş sevinçle. Hatta belki de ihtiyarın konunun yazılmasını istediğini düşündüğü için de.
    Yazmış da. Bir hikâyeye benzeyen o köşe yazısında ihtiyar köşe yazarı şu dinlediğiniz hikâyedeki gibi anlatılıyormuş: Tuhaf bir Batı romanının kahramanına âşık olan ve kendisini hem yazarı hem kahramanı sanan İstanbullu, yalnız ve acıklı bir ihtiyar olarak. Hikâyedeki ihtiyar gazetecinin de, gerçek ihtiyar gazeteci gibi bir tekir kedisi varmış. Köşe yazısındaki ihtiyar gazeteci de, bir köşe yazısında anlatılan hikâyede kendisiyle alay edildiğini görünce sarsılıyormuş. O anlatılan hikâyenin içindeki hikâyede de ihtiyar gazeteci, Proust'un ve Albertine'in adlarının gazetede görünce ölmek istiyormuş. Hikâyenin içindeki hikâyenin içindeki, hikâyenin içindeki yalnız gazeteciler, Proust'lar ve Albertine'ler ihtiyar yazarın hayatının son mutsuz gecelerinin kâbuslarında dipsizlik ve sonsuzluk kuyularından birer birer ortaya çıkmışlar. Geceyarılarında kâbuslarla uyandığında, ihtiyar gazetecinin, kimse bilmediği için hayalleriyle mutlu olabileceği bir aşkı da yokmuş artık. Acımasız köşe yazısının yayımlanmasından üç gün sonra, bir sabah kapısı kırılarak açıldığında, bir türlü yanmayan sobanın borusundan sızan dumanla ihtiyar gazetecinin uykusunda sessizce öldüğü anlaşılmış. Tekir kedisi iki gündür açmış, ama gene de efendisini yemeye cesaret edememiş.