Kelimeler zorlayıcı silahlar olabilir ama kelimeler aynı zamanda insanı rahatlatan çiçek bahçeleridir. Onları nasıl kullanmayı seçersek öyle karşılık görürüz.
Son dönem Norveç edebiyatının yükselişi tüm edebiyatseverlerin malumu. Miras romanı bu çıtayı daha da yukarıya taşıyor bana göre. Norveç yazarlar bireyin iç dünyasını, travmalarını ve ilginç fikirleriyle yaşam içinde nasıl bir yalnızlığa sürüklendiklerini anlatmada oldukça başarılılar. Ve en önemlisi onları okuduğumuzda ciddi anlamda edebiyattan keyif alıyoruz. Gelelim Miras romanı ve onun yazarına.
Miras romanı Vigdis Hjorth’un Norveç’te çok ses getirmiş, kısa zamanda çok okunmuş ve ödüllere layık görülmüş bir roman. Türkiye’de de birkaç ay önce yayınlandı. Vigdis romanında bir ailenin arka portresini bize sunuyor. Dört kardeş, iki kulübe ve bir sır. Olay her ne kadar miras kavgası gibi görünse de aslında roman kahramanı ve anlatıcı Berglijot için hiç de öyle değildir. Çünkü Berglijot’un bir sırrı var.
Kitap boyunca kendime şu soruyu sordum: “İnsan en büyük yarasını ailesinden mi alır?” Sanırım cevabı evet. Çünkü bizi yaralayan en büyük olaylar hep en sevdiklerimiz yüzünden olur. Onların bilinçsizce çocukluğumuzu katletmeleriyle olur. Çocuklukta her ne yaşarsak yaşayalım hiç şüphesiz bu bizim bütün yaşamımızı şekillendiriyor. Yaşam serüvenimiz boyunca aldığımız her karar, çizdiğimiz her yolun altında çocuklukta yaşadığımız bu travmanın izini görebiliyoruz. Denilebilir ki: ne mutlu çocukluk travması olmayan insanlara.
Kitap babanın ölümüyle başlıyor. Ölen bir baba, acılı bir anne ve birbirinden kopuk ilişkiler yürüten dört yetişkin kardeş. Her birinin ailesi ve çocukları. Berglijot’un romandaki yaşının altmış civarı olması ve buna rağmen çocukluğunda yaşadığı travmanın onu hala bu kadar etkilemesi beni ayrıca şaşırttı. Demek ki ne olursa olsun bazı hikayeler yaşlanmıyor, bazı anılar içimizde bir yerlerde tüm çıplaklığı ile aynı kalıyor.
Kitabın psikolojik tarafında